Saatin yönünü sorgulayan biriyle karşılaştınız mı hiç?

“Kendi dünyasında yaşayan herkes delidir.” yazıyordu, “ Veronika Ölmek İstiyor.” kitabında. 

Peki, kimdir bu “ Kendi dünyalarında yaşayanlar?”

“Zedka” karakteri buradaki kilit noktamız, nedenini birazdan açacağım.

Diyor ki; Kimdir bunlar? Başkalarından farklı olanlar!

“ Bir Einstein var, zaman ile uzamın ayrı şeyler değil bir karışım olduğunu söylüyor, ya da Kriatof Kolomb, dünyanın öte ucunda bir uçurum değil başka bir kıta olduğunu ileri sürmüş. Ya da, insanoğlunun Everest’in zirvesinde ulaşabileceğine inanan bir Edmond Hillary var.  Sonra Beatles, bambaşka bir müzik yarattılar, eski çağlardaki insanlar gibi giyindiler. Bütün bu kişiler ve daha binlercesi, hep kendi dünyalarında yaşadılar. Ve Zedka ekler;

“Bir keresinde bir kadın görmüştüm, yakası iyice açık bir entari giymişti, gözleri donuk donuk bakıyordu, hava eksi beşken Lyubliyana sokaklarında dolaşıyordu.  Sarhoş olduğunu sandım, ona yardım etmeye davrandım, ama ona ceketimi verme önerimi reddetti. Belki de onun dünyasında mevsim yazdı.”

“Delilik” nasıl tanımlanmalı sizce? Sanat, edebiyat bir delilik biçimi olabilir mi? İnsanın içinde bulunduğu dünya dışında, kendi içindeki dünya bir delilik hali olabilir mi? Peki, kendimize veya ötekine kendi dünyası içinde bakmamız mümkün mü?

Doğamız gereği yaptığımız bir şey var; benim gibi olmayan, benim gibi giyinmeyen, benim gibi davranmayan, benim gibi konuşmayan kişileri ötekileştirmek.  Buna “Zenofobik” bir tavır da diyebiliriz. Kelime anlamı gereği “yabancı korkusu” olarak tanımlayabiliriz. Atalardan kalan bir miras; kişinin yabancılardan ya da bir şekilde kendisinden farklı olandan korkmasına verilen isimdir. Değişik olanın tehlikeli olacağı düşüncesi yatar.

Kültürde yer alan “yabancılardan bir şey alınmaz, yiyecek alınmaz.” Söylemini de unutmamak lazım. Bu önlem alınma sebebi ile kullanılan cümle günah keçisi değil elbette. Sadece yabancı kavramını, tehlikeli olanda ayırt edememe belirsizliği elbette beni bu cümleye itiyor. Güvenli alan tanıdıkların. Peki, o tanıdıklara bakalım. Peki ya o tanıdıklar da bir tehlikeyse; ki günümüzde çokça yaygın olan istismar bunun bir örneği. Sanıyorum as olan “yabancı-tanıdık” ikileminden çok, tehlikeli olanı ayırt etme durumu. Tanışıklık eşittir güvendir sorunsalı.

Şöyle düşünelim; yurt dışındasınız herke çok yabancı, bir yer sormak istiyorsunuz ama nasıl soracağınızı bilemiyorsunuz. Bir Türk’e denk geldiniz, yanında da yabancı bir arkadaşı var, aynı dili konuştuğunuz için Türk olana büyük bir güven duyarsınız. Fakat ya yanındaki arkadaşı daha güvenli ise?

O halde bilmediğimiz dünyalarda tehlike olarak görünür gözümüze, dolayısıyla anlamak yerine kaçarız. Hatta bazen delilik sıfatını yakıştırırız. Eğer ki bir toplumda belirli bir düzen ve kalıplaşmış düşünceler, inanışlar, davranışlar var ise, bunlara farklı olan bir tavır istenmez. Var olan düzeni bozabilir, yine tehlike hissederiz.

Sıradanlık güvendir. Sıradanlığı bozmak bir delilik biçimidir.  Kitapta geçen şu cümle; Anlaşılmamaktan gurur duyuyordu, çünkü tüm dahiler bu bedeli ödemişlerdi.”

Bir başka cümle ise;

Normallik fikir birliğinden başka bir şey değildir diyor, klavyelerin neden alfabetik sırayla dizilmediğini hiç sorgulamadığını unutma, daktilonun hızlı yazmak için geliştirilip yavaş yazmak için q klavyenin icat edildiğini de.”

Normal insan tanımı İkinci Dünya Savaşına kadar çok önemsenmiş bir konu olmamış, Ta ki savaş kadar; tanım genele tabi olan şekilde yapılmış. Fakat fark ettiler ki toplumlar da hastalanabilir. Çünkü katliam olurken, insanlar gaz odalarında öldürülürken, diri diri yakılırken, halk bundan rahatsızlık duymuyordu. Tanımı toplum üzerinden alıp, bireysel bir tanım yaptılar.

Burada “Kitle Psikoloji” konusu da önemli bir konu. Fakat konuyu daha fazla dallanıp budaklandırmamak lazım.

İnsanın kendi dünyasını, keşfedip, orada yaşıyor olması, çok büyük bir lüks ve de özgürlük. Dış dünyada yaşamaya mahkûm olanlar, hep ötekinin onayına muhtaçtır. Hamur gibi onu şekillendirmesine olanak sağlar. Bazen kültür size sorunlarınızı çözme de tek bir alternatif olduğunu söyler. Asla seçenekler yoktur.  Çünkü seçenekler, kuralları sarsar. Siz elinizde tek bir seçenek ile keşfedemediğiniz kendi dünyanız çatışmaya başlar. Bu çatışmanın nereden geldiğini bilmeden, henüz onu anlamadan, önünüze sunulan tek seçenekle yola devam edersiniz.

Kendi dünyalarını keşfetmiş olanlar, ötekinin de kendi dünyası ile ilgilenir. Buradan anlayış doğar.

Son olarak yine Zedka’nın bahsettiği bir hikayeyi paylaşacağım;

“ Çok güçlü bir büyücü, bütün bir ülkeyi yok etmek ister. O ülke halkından herkesin su içtiği bir kuyuya sihirli bir madde atar. Kuyunun suyunu kim içerse delirecektir. Ertesi sabah, herkes kuyudan su çekip içer, hepsi de delirir. Yalnızca kraliyet ailesi, kendilerine ait özel bir kuyudan su çektiklerinden, sihirbaz da o kuyuyu zehirlemeyi beceremediğinden, delirmezler. Tabii kral çok kaygılanır, halkının sağlığını ve güvenliğini sağlamak için bir dizi emir verir. Ancak polisler ve müfettişler de halkın içtiği sudan içmiş olduklarından kralın emirlerini saçma bulur, uygulamazlar. Ülkede yaşayanlar kralın emirlerini duyduklarında onun çıldırdığını düşünürler, hep birlikte şatosunun önünde toplanıp tacını ve tahtını bırakması için gösteriler yaparlar. Umutsuzluk içindeki kral, tahtını bırakmaya hazırlanırken kraliçe ona engel olarak der ki: “Gel, biz de o kuyunun suyundan içelim, o zaman biz de onlar gibi oluruz.” Ve öyle yaparlar. Kral ile kraliçe de cinnet suyunu içip anında saçma sapan konuşmaya başlarlar. Bu durumda halk, taşkınlığından dolayı pişman olur; öyle ya, madem kral bu kadar bilgece konuşuyor, onu alaşağı etmenin bir anlamı yoktur. Ülkede barış ve huzur yeniden hüküm sürer. Bu halk, komşularından epeyce farklı bir hayat tarzı benimsemiştir. Kral, ölümüne dek ülkesini yönetebilmiştir.”

Zedka ekler; O dışarıdakiler, Villete’in ( akıl hastanesi) duvarlarının öte yanındakiler kimler biliyor musun?

“Hep aynı kuyunun suyunu içmiş olanlar.”

Gökçe Geyik

ACININ ANTROPOLOJİSİ “PALYATİF TOPLUM”

“BANA ACINI SÖYLE, SANA KİM OLDUĞUNU SÖYLEYEYİM.”

Günümüzde acıya olan bakış açısı insanları daha da çıkmaza sürüklüyor. Her yerde “ Algofobi”  ( genel bir acı korkusu) hâkim, acı toleransı gittikçe düşüyor. İçinde yaşadığımız toplum her türlü olumsuzluktan kurtulmaya çalışan bir olumluluk toplumudur.  Günümüzde  “acı çekme” tamamı ile zihinden terk edilmeye çalıştırılıp yerine “ mutluluk “ yani pozitif psikolojiye yönelmiştir. Olumsuz düşüncelerden uzak durulması ve yerine hemen olumlu düşünceler getirilmelidir. Bireyi acıya karşı olabildiğince duyarsız kılmaya yöneltir.

Bu acılara ilaç olabilecek bir takım ufak dokunuşlar buldular. “like” toplumu bunlardan bir tanesi; palyatif toplum aynı zamanda bir “beğendim” toplumudur da. Bir beğeni çılgınlığıdır da. “like” günümüzün bir ağrı kesicisidir.  Sadece sosyal medyada değil, kültürümüzün bütün alanlarına hâkimdir.  Hayat bizzat ”instagramlanabilir” olmak durumundadır; acının arındırıcı olduğu unutulur. Beğeni kültürü katharsisi unutur yüzeyde biriken olumluluk suyunda boğulur.

Acı karmaşık bir kültürel yapıdır.  Toplumdaki varlığı ve anlamı kimi zaman iktidar biçimlerine bağlıdır. Acı iktidar aracı olarak iş görür. Şiddet toplumundan disiplin toplumuna geçildiğinde acıyla ilişki de değişiyor.  Önceden şiddete uğramış, işkence görmüş, sakatlanmış, canlı ya da ölü, artık göz önünde sergilenen bedenler ortadan kalkmıştır. Artık doğrudan fiziksel cezalandırma yoktur, daha az gürültülü ve gösteriş sergileyen bir acı oyunu hakim. Disiplin toplumlarında acı hala yapıcı roldedir. İnsanlar üretim aracı olarak biçimlendirilir. Artık kamusal alanlarda sergilenmez.; hapishaneler, kışlalar, sağlık kurumları, fabrikalar ya da okullar gibi kapalı disiplin mekanlarına kaydırılmıştır.

Endüstri sonrası, kendinden hoşlan ve kendinin zevkini çıkaran hedonik bedenen acı karşısındaki tavrı, disipline edilmiş bedenin aksine, reddetme şeklindedir. Acıyı anlamsız ve yararsız görür. Neoliberal toplumda emir, yasak ya da cezalandırma gibi olumsuzluklar yerini motivasyon, kendini optimize etme ve kendini gerçekleştirme gibi olumluluklara bırakır. Disipline edici mekânlardan huzur verici alanlar alır.

Mutluluk kesintisiz bir performans yetisi olarak pazarlanmakta ve “mutluluk dispozitifi” yaygınlaşmaktadır.  Bu şekilde bağımlı kişilik geliştirilir. Fakat kişi bunun farkında değildir, kendini özgür sanır. Dolayısıyla hiçbir dış baskı olmadan kendini gerçekleştirme adı altında kendini kendi isteğiyle sömürür.

Dijital çağda sürekli olarak ihtiyaçlarımızı, dileklerimizi, tercihlerimizi bildirmemiz ve hayatımızı anlatmamız talep edilir.  Tam iletişim, tam gözetim, pornografik soyunma ve panoptikon tarzı gözetleme bütünleşir. Özgürlük ve gözetim birbirinden ayırt edilemez.  Neoliberal mutluluk bireyi sürekli bir iç-gözleme zorlar. Toplumsal ilişkileri eleştirel bir gözle incelemek yerine, sade ve sadece kendisiyle, kendi ruhsal durumu ile ilgilenmesi gerekir.

Palyatif toplumlarda, yazılan ilaçlar ve medya yoluyla oluşan duyarsızlık sayesinde ve de sosyal medya ve bilgisayar oyunları ile toplumsal anestezi uygulanır. Bu da bilgi ve düşünceyi engeller, hakikati baskılar.

Mutsuzluk kişinin kendi başarısızlığı olarak yorumlanır, başka hiçbir etken yoktur. Görünmez bir eziyet başlar, böylece depresyon park edecek yerini bulur. Kendi ruhumuzu tedaviye başlarken, toplumsal ilişkileri gözden kaçırırız. Korku ve güvensizlikle boğuşurken bunun sorumlusunun toplum değil, sadece kendimiz olduğunu düşünürüz. Palyatif toplum acıyı tıbbileştirerek ve özelleştirerek bireyi toplumsal duyarlılıktan alı koyar. Acı artık ilaçlarla mücadeleyi gerektiren anlamsız bir kötülüktür.

Özellikle acıya düşman palyatif toplumda, anlamdan, dilden ve sembolden yoksunlukları içinde varlıklarını sürdürmekte olan sesi kesilmiş, kenara köşeye itilmiş acılar artmaktadır.

Kendini yaralama günümüzde hızla yayılan bir davranış biçimidir. “Çizik atma”  insanların kendi vücutlarına açtıkları derin kesiklerin resimleri sosyal medyada dolaşıyor. Bunlar yeni acı resimleridir.  Herkesin katlanılmaz derecede kendi ile yüklü olduğu, narsisizmin hükmü altındaki bir toplumu işaret eder.

Yalnızlık, yakınlık duygusunun yaşanamaması acıyı güçlendirici bir etki gösterir. Kronik ağrılar belki de tıpkı çizikler gibi bedenin ilgi ve yakınlık hatta sevgi isteyen çığlıkları, günümüzde temasın seyrek hale geldiğine işaret eden etkileyici ipuçlarıdır. Görünen o ki ötekinin iyileştirici elinin eksikliğini duyuyoruz.

Acı bana neyin benim olduğunu ve nelere sahip olduğumu gösterir. Örneğin boğazdaki ağrı bana orada enfeksiyon olduğunu işaret eder. Ruhta ki acı da bundan farksızdır.  Her şeyin kendi acı dili mevcuttur.

Acı duyuyorum o halde varım. Varoluş duygusunu da acıya borçluyuz. Acı ortadan katlığında yerine koyacak bir şey ararız. Yapay olarak yaratılan acı buna çare olur. Acı kültürü yoksa barbarlık ortaya çıkar. Anestezi altındaki bir toplumdaki insanlara canlılık hissi verebilmek için giderek daha güçlü uyaranlar gerekir. Kendini deneyimleyebilmeyi sağlayan uyaranlar olarak sadece kimyasal maddeler, şiddet ve terör kalmıştır.

Sevinç ne denli sevinçliyse, içinde uyuklayan üzüntü o denli saftır.  Üzüntü ne denli derinse içinde yatan sevinç o denli çığırtkandır.

Gelelim acıyı meşrulaştırma ve de duyarsızlığına; şiddet içeren görüntülerle de pornografik bir ilişkimiz var. Filmlerde ve bilgisayarlar oyunlarında kendimizi tümüyle kaptırıyoruz  şiddet pornosuna. Şiddet pornosu da öldürmeyi bile acısız bir olay haline getiriyor. Böylece görüntüler  ağrı kesici gibi iş görüyor. Bizi başkalarının acılarına duyarsız kılıyor.

İnsanın başka insanların acısına dikizci bir tavır gösterdiği şeklindeki yaygın antropolojik varsayım hızla azalan empati yetisini açıklamaya yetmez.  Artan empati yitimi daha vahim bir duruma, ötekinin kayboluşuna işaret eder. Palyatif toplum acı olarak ötekini ortadan kaldırır. Öteki nesne olarak şeyleştirilir. Nesne olarak öteki de acı vermez.

Bizi tamamen farklı bir gelecek, son insanın, can sıkıntısıyla birlikte, aşılmış olacağı insanlık- sonrası çağ bekliyor. İnsan hayatta kalma uğruna kendini ortadan kaldırır. Muhtemelen ölümsüzlüğe de erişecektir ama hayatı pahasına.

GÖKÇE GEYİK

Kaynak: Byung- Chul Han ” Palyatif Toplum” Kitabı.

BEN NEREDEYİM?

Bir zamanlar, daima her şeyini kaybeden oldukça aptal bir adam vardı. Günlerden bir gün biri ona şöyle der:

“Eşyalarını devamlı kaybetmemek için onları nereye koyduğunu bir yere not etmelisin.”

Adam o akşam yatğa yattığında bir kağıt alır. “Her şeyi devamlı kaybebetmemem için…” diye düşünür.

Gömleğini çıkarır ve elbise dolabına asar, kalemi alır ve not eder: “Gömlek elbise dolabında askılı.” Sonra pantalonunu çıkarır, yatağınayakucuna koyar ve şöylre yazar: “ Pantalonun yatağın ayakucunda duruyor.” Ayakkabılarını çıkarır ve şöyle not eder: “ Ayakkabılar yatağın anltında.”  Sonra çoraplarını çıkarır ve not eder: “ Çoraplar yatağın altındaki ayakkabıların içinde.”

Ertesi sabah kalktığında çoraplarını, ayakkabılarını, gömleğini ve pantalonunu tam da kağıtta yazdığı gibi bıraktığı yerde bulur.

Sonra kendine sorar:

“Ya ben neredeyim?”

Kağıdı tekrar tekrar gözden geçirir ama kendinin nerede olduğunu yazmamış olduğundan, kendini bir daha hiçbir zaman bulamaz.

Jorge Bucay der ki: “ Herşeyin nerede olduğunu bilir, sevdiğimiz insanların nerede olduğunu biliriz ama genellikle bizim nerede durduğumuz hakkında hiçbir fikrimiz yoktur. Dünya üzerindeki yerimizin nerede olduğunu unutmuşuzdur. Diğerlerinin hayatımızda kapladığı yeri hemen buluruz; hatta bazen bizim onların hayatında kapladığımız yeri  bile söyleyebiliriz. Ama kendi hayatımızdaki yerimizi unuturuz.

 Sevdiğimiz herhangi bir insan olmadan yaşayamayacağımızı söyleyebiliriz, ama “ Ben bensiz yaşayayamam.” diyemeyiz.”

Birini sevdiğimiz zaman ; ona karşı inanılmaz anlayışlı, toleranslı, şevkatli oluruz, onun istekleri çok önemlidir bizim için,  Onu rahat ettirmek, konfor alanı sağlamak amaçlarımız arrasında olur, fakat bunların hiçbirirni kendimize uygulamayız. Günümüzde ise bu durum artık çevremdeki birkaç birey için geçerli değil, bireylerin sayısı sosyal medya ile birlikte daha fazla bir sayıya ulaştı.

Günümüzde kendimize değer verme kısmı ; istediğimiz herşeyi yapma özgürlüğüne sahip olma,, sosyal medyada kusursuz görünmeye çalışma, kendime yaptığım en büyük yatırım gibi duruyor. Fakat bu algı aslında daha çok  kendini kendinden uzaklaştırma metodu gibi duruyor.

“Ben neredeyim?” sorusu sosyal mecralar ile birlikte daha lüzumlu bir soru haline geldi. Hukukçu Haşim Özpolat bir kavram kullanmış; “Dünyanın arkaplanlaşması”

“ Yani arkadaşlarımızın , eğlencelerimizin, yediğimiz yemeklerin, hatta  aşklarımızın bile, bir resmin veya bir videonun arka plan olarak algılanması durumu.” olarak açıklamış.

Şimdi buradan yola çıkarak devam edelim; öncellikle şunu çok iyi biliyoruz ki; eğer bir yere gititysek ve bu yeri sosyal medyadan paylaşmadıysak, o yere algımızda “gitmemiş” olarak görüyoruz. Ya da bir yere eğlenmeye gittiysek ve bunu paylşamadıysak, o anı yaşadık olarak algılıyoruz. Bunun beraberinde aldığımız kitaplar, kahve fincanları, hatta aldığımız kıyafetler dahi bir resmin ve parçası olacak şekilde tercihimiz oluyor. Kahve fincanı ınstagram hikayesinde güzel görünür düşüncesiyle satın alınıyor. Kıyafetler sosyal medyada paylaşılmış bir kıyafet ise, o kıfayet algıda “ bir daha giyilmeyecek, adeta bir çöp muamelesi görülüyor.  Sadece eşyalar değil, arkadaşlıklar ve ilişkilerde bu arka plana dahil. Eğer arkadaşım  sosyal medyada benimle etkileşim içinde değilse ( fotoğraf beğenme, hikayeye bakma vs.) , o arkadaşlığı yok sayma anlamına geldiği düşüncesi yatıyor. Ya da partnerler aynı şekilde paylaşım ve de etkileşimde bulunmuyorsa , o aşk gerçek dışı ve yaşanmamış sayılıyor.

Bu da satın aldığımız ve de deneyimlediğimiz her şeyi ötekine resmetme çabası, herşeyle bu şekilde ilişki kurma gerçek ile kurgu arasında kaldığımız bir karmaşa hali.  Tercihlerimizi ve seçimlerimizi görselleştirme benlikten çıkıp, öteki gözünde  kanıt çabası gütme hali benim bulunduğum yeri kayganlaştırıyor.

Yapılan araştırmalarda böyle kişilerin paylaşım yapmadığı taktirde strese girdiklerini ve mutsuz oldukları gözlemleniyor. Görünmek üzerine gerçekleştirilen yanlış bir yöntem. Benim görmediğim, gerçeklikten uzak herşey zaten beni içten içe görünmez yapan şeyler. Beyin kapasitem bu kadar insanla baş etme gücüne sahip değil. Daha önce yazdığım “Dunber Sayısı” yazımda ayrıntılı anlatmıştım. Kendinizi öteki gözünde nereye koymaya çalıştığınızı bir düşünün.

Entelektüel? Kitap okuyan birisi? Çok gezen birisi? Hayatı dolu dolu yaşayan birisi? Çok güzel ve bakımlı birisi? Çok mutlu birisi? Çok para kazanan birisi? Çok başarılı birisi?  Bunları maddaeler halinde yazın ve durup düşünün hangisi gerçek ve eğer gerçek ise, öteki bunu bilince hayatında ne gibi bir değişiklik olacak? Seni ileri götüren buradaki kaynak ne?

Özenle hazırladığın ; vaktini, zamanını harcadığın, emek verdiğin o kahvaltı sofrası neden senin için değil de? Öteki gözünde bir resim olsun? Bunun sana katkısı ne? Kim için deneyimliyorsun bu hayatı?

Bir hikaye ile bitirmek istiyorum; bir felsefe hocası “Pislik nedir? “ diye sorar. Öğrenciler çeşitli cevaplar verir ama hoca ceapları kabul etmez. Öğrenciler de ; “Hocam o zman siz söyleyin.” Der.

Hoca şöyle der; “Yerine göre değişir. Saçlarınızı düşünün, ne kadar özen gösteririz, dökülmesini istemeyiz ama o saç yemeğe düşerse bir pislik olur. Ya da zeytinyağ ne kadar faydalıdır, yemeklere koyarız ama o yağ elbisemize düşerse bir pislik olur. “

Bu hikayeden yola çıkarak; bir sendeki sene , bir de sosyal medyadaki sene bak? Sen gerçekte yerinde misin? Yoksa olmaman gereken bir yerde misin? Aynı hikayede ki saç teli gibi.

Sen neredesin?

Antropolog/ Danışman:  Gökçe Geyik

BİZ NEDEN ORADA DEĞİLİZ!

“Normal olmak” kavramı, günümüze baktığımızda güncel hayatta hangimiz normaliz ki sorusalını beraberinde getiriyor. Herkesin birbirinden farklı olduğu bu dünyada “normal insan” tanımı zor olsa gerek. Aslında “normal insan” tanımı 20. yy’a kadar pek önemsenmemiştir. “Topluma uyumlu olanyani genele tabi olan normal insandır.” denmiş. Taa ki 2. Dünya savaşına kadar. Çünkü insanlar gaz odalarında katedilirkin, yakılırken halk bunndan rahatsızlık duymuyordu, normal karşılıyordu. Anladılar ki, tolumlarda hastanalabilir ve “Normal insan” tanımını toplum üzerinden alıp birey üzerine indergeyip tanımı revize ettiler. Bana sorarsanız bu tanımda da ufak bir sorun var, daha doğrusu olmak zorunda. “ Aşırılığı, eksiklikliği, taşkınlığı olmama, ortalama durum, kurallara uygun, alışagelen, olağan, uygun” olarak açıklanıyor.Aşırılık? Eksiklik? Taşkınlık? Oratalama durum? Kime göre bunların hepsi. Az önce “sorun olmak zorunda” dememin sebebi; her ne kadar bireysel bir tanım yapsakta, ister istemez bir genelleme ve kalıp içerisine sokmak zorundayız tanımı. “Normal olmamak” demek, “delilik” ile bağdaştırıldığı için, burada kavramlar arasında gezintiye çıkmamız gerekiyor. Psikolojik boyutta evet, kısmen bu şekilde yorumlanabilir, peki halk arasında nasıl bir de oraya bakalım; Eğer kişi, bir diğerine göre farklı ise, onun kültüründe yetişmedi ise, o zaman bu farklılığı, “normal olmamak” olarak yorumlayabilir. Bizim gibi giyinmeyen, bizim gibi konuşmayan, bizim gibi düşünmeyen birinin normal olmadığını iddia edebiliriz. Onu kendi standartları üzerine yorumlamak bizim zihnen başvurduğumuz bir yol değil.
Peki sence sen normal misin? Normal olmak diye bir kavramı günümüzde kullanmak sıkıntılı bir durum. Her kişinin duygularını yaşama biçimi çok farklı. Farklılıklardan değil de, bireyler üzerinden bakalım konuya. Bireysel olarak, acı yaşamak, mutlu olmak, durağan olmak, korkmak, huzursuz olmak çok insani duygular. Bu duyguların; azlığı, çokluğu, sürekliliği hastalık teşhislerinde önemli yer tutuyor.Fakat bu durum bireyi anormal yazmaz. Onun ruhsal sancılarını gösterir ve bu da düzelebilecek bir durumdur. Normal olmayan kategorisine koyacağımız kişiler daha çok psikozlar (paranoid, şizoit vb.) olur. İniş çıkışlarımız, kaygılarımız, panik durumlarımız bizi anormal yapmaz.
Bir başka sorun;kültür içerinde her zaman şahit olduğumuz kötü durumları, kötü insanları, kötü olayları normalleştirme eğilimde olmamız. Meşrulaştırma durumuna sokuyor olmamız. Aynı “Hitler Almanya’ sında olduğu gibi Alman halkın Yahudilerin katledilmesinden rahatsız olmaması gibi. Bunun için büyük felaketlere bakmamız gerekmez, günlük yaşamda dahi karşımıza çıkıyor. Bir kitapta alıntı yaparak anlatacağım;
“Akıl hastanesinin bahçesinde sigara içiyordum. Maeakımdan sanırım, bir şekilde orada buldum kendimi. Kendi halinde, oldukça normal davranan, yüz çizgilerinden kırklarında olduğunu düşündüğüm bir adamla göz göze geldik Ben birkaç kere kafamı çevirsemde o gözlerini üzerimden hiç çekmedi. Kıyafetlerinden anladığım kadarıyla misafirdi oarad, hasta demeye dilim varmıyordu. Nce biraz çekindim, sonara cearetimi toplayıp küçük adımlarla yaklaştım yanına “ Sigara versen” dedi hemen. Sigarayı uzatırken “Neden buradasınız?” demiş bulundum.
Sigarasını yaktı, tekrar gözlerini dikti üzerime. Kıprdamıyordu bile ürkmedim desem yalan olur.” İyi günler” diyerek uzaklaştım. “Belki de yanlış bir sormuşumdur, belki canını sıkmışımdır. Ya da ne bileyimadam deli işte!
“Sen neden burada değilsin?” diye bağırdı arkamdan. Öyle bir bağırdı ki, arkamı dönmeye korkmuştum. Cinnetle bağırır gibi.
Döndüm yüzümü, olduğum yerde, yaklaşmadan baktım yüzüne.
Bu sefer sesini daha da yükselterek tekrarladı. “Sen neden burada değilsin?”
Onca sahtekarın, onca vicdansızın, onca ihanetin içinde durabilmeyi nasıl başarıyorsun? Çocukların vurulduğu, çiçeklerin koparıldığı, sevgilerin harcandığı, umudun tükendiği, renksiz yapay bir dünya var dışarıda. Uyuşmadan uyum sağlayamadığım. Kirli, kibirli, kaba bir dünya var. Çıkarları uğruna seni çakıyla son model bir arabayı çizer gibi çizecek binlerce insan var. Kanını emecek bir sürü vampir. Sana kullanıp, köşeye atılmış pis bir mendil gibi hissettirecek bir sürü katil…
Sen neden burada değilsin?”
Ulan / Nursen Yıldırım.
Burada olduğu gibi. Peki, bunlar yaşantımızın bir parçası dediğiniz an, sorgulamaktan kaçmak demektir. Burada önemli olan olaylara illa ki müdahil olmak değil, bunun normal olmadığını bilmek yeterli aslında.
Normal olmak ya da olmamak mı mesele, yoksa etrafımızda denk geldiğimiz ve insanlığa zarar veren olayları normalleştirmemek mi?
Biz neden orada değiliz!
Gökçe Geyik.

PES EDİLMEMİŞ BİR GÜNAYDIN İNSANI YAŞAMA GÖTÜREBİLİR

1930’larda bir Polonya kasabası olan Procknik’in saygın Başhahamı Samuel Shapira, kırlık bölgede insanı dinç tutan yürüyüşlere çıkmayı adet edinmişti.

Sıcak, sevgi dolu ve merhametli kişiliğiyle tanınan Haham yürürken karşılaştığı Yahudi olsun, olmasın herkese selam vermeye dikkat ederdi.

Günlük yürüyüşlerinde sürekli karşılaştığı insanlardan biri de, çiftliği kasabanın dışında olan Bay Müller adında bir köylüydü. Haham Shapira, tarlasında harıl harıl çalışan çiftçinin yanından her sabah geçerdi.

Haham başıyla selam verir ve güçlü bir sesle “Günaydın Bay Müller,” derdi.

Haham sabah yürüyüşlerinde başlama kararı alıp da Bay Müller’i ilk kez bu şekilde selamladığında, çiftçi soğuk bir bakışla arkasını dönmüştü. Bu köyde, Yahudiler ve Yahudi olmayanlar arasındaki ilişkiler iyi değildi; dostluklarsa çok nadirdi. Fakat Haham yılmadı. Günlerce Bay Müller’i içten bir merhabayla selamladı. En sonunda çiftçi Haham’ın içtenliğine inanmış, onun selamlarına şapkasını eğip gülümseyerek cevap vermeye başlamıştı.

Bu olay yıllarca sürüp gitti. Her sabah Haham Shapira, “Günaydın Bay Müller!” diye sesleniyor ve Bay Müller şapkasını eğip, “Günaydın Bay Haham!” diyerek cevap veriyordu, ta ki Naziler gelene kadar.

Haham Shapira ve ailesi, köydeki diğer tüm Yahudilerle birlikte toplama kampına götürdüler. Shapira sürekli, bir toplama kampından diğerine sürülüyordu. En sonunda, onun son durağı olacak olan Auschwitz’e getirildi.

Trenden inip yere ayak bastığında, seçmelerin yapıldığı sıraya girmesi emredildi. Sıranın arkasında beklerken, uzakta kamp komutanının sopasıyla sağı solu işaret ettiğini gördü. Sola işaret ölüm anlamına geliyordu; sağ ise vakit kazandırıyor, hatta kurtuluş anlamına geliyordu.

Kalbi hızla çarpıyordu. Sıra ilerledikçe komutana daha da yaklaşıyordu.

Sıra ona gelmekteydi. Karar ne olacaktı; sağ mı, sol mu? Keyfi kararıyla onu alevlere atacak olan seçmeden sorumlu adamın yanına varmasına bir kişi kalmıştı. Bu nasıl bir adamdı? Binlerce insanı bir günde kolayca ölüme gönderebilen bu adam nasıl biriydi ?

Korkmasına rağmen sıra ona geldiğinde cesur bir şekilde komutanın yüzüne baktı.

O anda ikisinin de bakışları birbirine kenetlendi. Haham Shapira komutana doğru yaklaştı ve yavaşça “Günaydın Bay Müller! “ dedi. Bay Müller’in soğuk ve hiçbir hissin okunmadığı gözleri bir an içim seğirdi. O da alçak sesle, “Günaydın Bay Haham! “ diye cevap verdi.

Daha sonra sopasıyla işaret edip güçbela fark edilen bir baş selamıyla bağırdı:

“Sağa!”

Yaşama…!

Basit bir “ Merhaba’nın” hayat kurtarabileceğini kim düşünür?

Bazı küçük ya da bize göre basit ve küçük olan davranışlar büyük sonuçlar doğurabilir.

Haham kurtuluşun tohumlarını, başkalarının önemsiz bir köylü dediği adama yıllarca neşeyle selam vererek atmış oldu. Bir gün kaderini bu çiftçinin belirleyemeyeceğini düşünebilir miydi?

Kaynak: Yitta Halberstam/ Judith Leventhal  “Küçük Mucizeler” adlı kitabından.

Bu hikayeyi referans alarak “kimlik” kavramına değineceğiz.

Kişilik (personality): kapsamı ve sınırları oldukça geniş bir kavramdır. Bireyin biyo-psiko-sosyal gelişimini ve bütünlüğünü içeren hem içsel süreçlerin hem de dışa yansıyan özelliklerin tümünü kapsamaktadır.

Mizaç: Kişinin doğuştan getirdiği büyük ölçüde biyogenetik ve perinatal ögelerin belirlediği, yaşam boyunca çok az oranda değişen yapısal özellikler, kişiye özgü ruhsal faaliyetler ve davranışsal tepki verme tarzlarıdır.

Mizaç için; huy, yaratılış, doğa terimleri kullanılmaktadır.

Karakter: Kişiye özgü olarak doğuştan getirilen mizaç özelliklerinin temelinde, sonradan kazanılmış ancak değişmeye dirençli davranışsal özellikleri kapsar.

Bu özellikler birey ve çevre arasındaki dinamik etkileşimlerle belirlenir.

Sağlıklı bir karakter yapısı bireyin gereksinimleri ile çevresel etkenler arasındaki uyumda önemli bir rol oynar.

Kişilik; mizac ve karakter arasındaki etkileşimin son ürünü olarak değerlendirilmektedir.

Kimlik:  kişinin kendini nasıl tanımladığı (self-consept) ve konumlandırdığı ile ilgili bir kavramdır. 

Kişinin kim olduğuna, nerede durduğuna ilişkin cevaplardan oluşur. Birey veya grubun kendini diğer birey veya gruplardan ayırt edici özelliklerinin bütünü olarak tanımlanabilir.

Bu açıdan bakıldığında, kimliğin tanımı daima bir diğerine göre yapılır. Bireysel ve kişisel kimliğin yanısıra sosyal ya da kolektif kimliklerden de söz edilmektedir. Cinsel, etnik, mesleki, toplumsal vb. birçok kimlikler vardır.

Kişinin birbiriyle uyumlu birden fazla alt kimliği olabilir. Bu kimliklerin birbirleriyle uyumu sağlıklılık için gereklidir.

Bu tanımları önden ayrıntılı olarak vermek istedim. Çünkü kimliğimizi toplum içindeki kullanma şeklimizde bazen sıkıntılar olabiliyor. Kimliklerimiz bizi diğerinden ayıran özelliler mi? Yoksa diğerine bakıp kendimi konumlandırdığım bir yer mi?

Felsefede; kimlik  Latince “identitas” kelimesinden gelir ve herşeyin yalnızca kendisiyle olan ilişkisi demektir. Özdeşlik kavram, ayırt edilemeyen özdeşlik ve zamanla değişen kişisel kimlik de dahil olmak üzere birçok felsefi sorgulamanın oluşmasına yol açar.

Antropoloji de ise: Toplumun sosyal sisteminin en temel ve en önemli kökenidir. Kimlik, bireylerin gerek kültürel gerekse yaşadıkları çevrelerdeki sosyal konum ve statülerinin  karşılığı olan çok boyutlu, inanç, tutum, değer yargıları gibi yaşam biçimini sembolize eden bir kapsamın alt başlığıdır.

Kimlik aynı zamanda Türkçe’de “Kim” soru kökünden türetilmiş olup aynı şekilde zorunlu bir aidiyeti, aynı olmayı, tek olmayı, hangi kişi olmayı ifade eder?

Psikanalitik bakış açısında ise, benliik, beden ile eşleştirilmiştir. Psikanalizde kimlik ; ilk dönem anne ile iletişimde oluşur.

Bu tanımların nezninde; “kimlik” hem öznel hem de dışarı ile etkileşim içindedir. Biraz daha güncel dile dökersek; aslında kimlik oluşum esnasında birçok faktörden etkilenir.Fakat bu dış faktörlerin sonunda kişiye ait bir kimlik oluşur. Bu kimlik kişisel bir kimliktir. Bu kimlik kişye aidiyet duygusunu da berberinde getirir.

Peki asıl soru, kimlik oluştuktan sonra değişir mi?

Buradan sonra tamamı ile, hipotetik konuşacağım, kendi öznel düşüncelerimi paylaşacağım.

Kimlik oluştuktan sonra çevresel birçok faktor üzerimizede etkili olcak, kimlik oluştuktan sonra bu dış evre durmuş değil, devam ediyor sonuç olarak.  Bundan kaynaklı kimlik değişime açıktır, fakat kolay kolay değişime uğramayacaktır. Aksi halde benlik sıkıntıya girer.

Basit bir örnek verecek olursak; ben Ayşe’nin tavır ve davranışlarına gore kendi tavır ve davranışlarımı belirlersem, ya da Fatma’nın, Ahmet’in… Yani sürekli birilerine gore kara verirsem burada “ben” neredeyim?  Yani tutum ve davranışlarım karşıya gore değil de benim kendi bakış açıma göre dışarıya yansımalı.

Ya da karşı tarafın istek ve beklentilerine göre, hiç sorgulamadan hareket etmek yine aynı soruyu sorduruyor bana; “ben” neredeyim?

Kimlik kavramının en fazla sıkıntıya düştüğü yer kitlelelerdir. Kitle psikoloji içerisinde kişi kimliksizleşir. Birey olarak yapmayacağı davranışı,kitle içerisinde gerçekleştirir.  Bu açıdan kitleleler tehlikelidir.

Gelelim kavgalara; kişiler kavga esnasında en çok şu soruyu sorar? Sen kimsin? O da der ki: “ Asıl sen kimsin?”  Burada bir kimlik bir aşağılama sürecine girer. Kimlik oluşturmak demek; dünyada biricik olmak ve herkesten üstün olmak demek değildir. Ya da herkesten aşağıda olmak demek de değildir.  Insan organizması olarak algılarımız her birimizden çok farklı, yaşam deneyimleri, aile, çevre, genel anlamıyla külrürlerimiz ,biyolojik yapımız çok farklı. Bu yüzden her bireyin kimlik oluşum süreci farklı olduğu gibi kimliklerimizde farklı.  Fakat o kadar birey olamamışız ki, kavgada bile kendimizi savunma şeklimiz “ Sen kimsin?” oluyor.  İlk once kendimize soralım “Biz kimiz?” Diğerlerinden bizi ayıran şey neden bizi ivme olarak yukarıya ya da aşağıya koymak zorunda?  Kişi bize zarar verdiğinde dahi maalesef ki, kimliksizleşmiyor. Onunda kendine ait bir kimlik süreci var. Eğer ki öfkenize, aşağılama duygunuz eşlik ediyorsa, burada sanırım öfkenizi eğitmeniz ve de kimlik gelişimizi sorgulamanız gerekir.

Hikayedeki Haham “ Aman! bu adam kim ki, selam vermezse vermesin. Ben de ona vermem!”  deseydi “Haham” değil, Bay Müller olurdu.

Ben ben olduğum için davranışımı belirlerim, karşıya göre şekillendirmem. Onun kimlik sürecine eşlik etmem. Kendi kimlik sürecimin gerekliliğini yerine getiririm. Benim davranışıma karşılık onun davranışının ( iyi ya da kötü) onun kimlik süreci ile ilgili, benim değil, benden tamamen bağımsız?

Şimdi sana sormak istiyorum, tamamı ile kendi kimliğimle, sadece senin iyiliğin için soruyorum;

“ SEN KİMSİN?”

“ Hangi arkadaşın?”

“ Hangi düşmanın?”

“Hangi  sevgilin?”

“Hangi ideolojin?”

“Hangi etnik kimlik?”

“Hangi toplumsun?”

GÖKÇE GEYİK

Kaynak:

http:// http://www.psikolojibilimi.gen.tr

http://centerforinterculturaldialogue.files.wordpress.com

http://dergipark.org.tr

http://www.millifolklor.com

Görsel: “Dinle Küçük Adam” kitabından.

KONSEPT Mİ? MAKSAT MI?

ANTROPOLOG / DANIŞMAN GÖKÇE GEYİK

Dünyada birçok kıyafet çeşidi vardır. Her dönem değişen, trend olan ya da bizi mesleki olarak birbirimizden ayıran çeşitli kostümler. Maddi olarak külfetli olan ya da “Pazar malı bu ya.” diyerek basitleştirdiğimiz kıyafetler.  Şimdi neden bu kıyafet çeşitliliği ile başladım oraya gelelim;

Bulunduğum bölgede meşhur olan bir otelin bahçesine kahve içmeye gitmiştim. Burada garsonlara hizmetçi kıyafeti giydirilmişti. Orada otururken bundan rahatsız oldum. Mekân çok güzel, ilgi, alaka harika. Fakat bu durum benim gözüme batıyordu. Bir gün bir arkadaş ortamında bu olayı anlattım. Rahatsızlığımı dile getirdim. Arkadaşlarımda bana; “Buna takılman çok anlamsız, çünkü, o bir konsept. Ayrıca sen hiç evine, iş yerine temizlikçi almıyor musun? Ne var bunda?” gibi söylemler ile karşılaştım.

Ama burada asıl odaklandığım neden bu kadar rahatsız olmuştum, arkadaşlarımın normalleştirdiği bu şey neden bana anormal geliyordu. Beni neden rahatsız ediyordu diye düşünürken, sonunda buldum. Şuan bu yazıyı yazarken müthiş bir iştahla yazıyorum. Çünkü zihnimdeki düşünceler tek bir noktaya toplandı ve zihnimde yer açıldı. Bu beni çok iyi hissettirdi.

Gelelim konuya, neden bu kadar rahatsız olmuştum? Öncelikle şunun altını çizmemde fayda var; hiçbir kıyafet, hiçbir eylem insanı birbirinden ayırmaz, ayıramaz. Fakat maksat ve ona yüklediğimiz anlam ile biz onları birbirinden ayırırız. Benim rahatsız olduğum şey; hizmetçinin yaptığı temizlik eylemi değildi ki, tüm düşünce yapıma aykırı bu zaten, ya da giydiği kıyafet de değildi olay. Asıl olay o kıyafete verilen anlamdı. Bu hizmetçi kıyafeti eski dönme ait, peki günümüzde neden kullanılır? Çünkü bunu kullanan yer gösterişli ve elit gözükür. İşte beni rahatsız eden de bu noktaydı. O kıyafete atfedilen anlamdı, kıyafetin bizzat kendisi değildi.

Anlamı olan bir şeyi  maksadından uzaklaştırarak, anlamsızlaştırmak çok acizce bir şey. John Boyne “Çizgili Pijamalı çocuk” kitabında şöyle demişti; “ Hangi insanların çizgili pijama, hangilerinin üniforma giyeceğine kim karar vermişti?”

“Downton Abbey”  dizisine ilk başladığımda bu kadar fazla her şeyi, kıyafet giydirmek, saç yapımı vb. İşleri bile hizmetçilerine yaptırmaları, evde yaşayan her bireyin giydirilmek üzere yardımcıları olmaları, ( ev işleri haricinde) Hizmetçiler arasında bile statü farkı bulunduğu bir dizi olarak görmüştüm. Ve yine tabii ki çok rahatsız olmuştum. Fakat dizinin ilerleyen bölümünde hizmetçilerin, ev sahiplerinden gördükleri müthiş saygı ve insanca davranışlarını görene dek. Yani ev sahipleri; onlara o kıyafeti giydirdi, o eylemleri ( temizlik, giydirme, hazırlama gibi) ve görevleri verdi. Fakat bunları yaparak onları kendilerinden ayırmadı.  Ve artık bu durum hiç gözüme batmıyordu.

Geçenlerde bir anne bana, kızının sınıfındaki bir arkadaşının kızına ; “Neden senin montun düz?”  diye sormuş. Kendi montu tüylüymüş çünkü. Kızı da;  “Ben bunu almak istedim.” demiş. Arkadaşı da; “Hayır, çünkü sizin paranız yok, fakir olduğunuz için alamadınız?” demiş. Bu iki çocuğu montların çeşitliliği değil,” tüylü monta” yüklediği anlam ayırdı.

Gelelim sosyal medyaya; kitap paylaşıyoruz. Fakat kitabı okuyup, gerçekten onu çok beğenip, ondan çok şey öğrendiğimiz ve diğer insanlarında öğrenmesi için mi paylaşıyoruz? Yoksa kitap paylaşmak elit bir görüntü olduğu için mi?

Her gittiğimiz yerden fotoğraf paylaşmak; güzel yerleri paylaşmak için mi? Yoksa “Bakın ne kadar geziyorum” imajı vermek için mi?

Ben kendi fotoğrafımı paylaşmaktan dolayı bazen kendime çok yabancılaşıyorum. Neden yapıyorum diye? Bir arkadaşım “Ama orası zaten fotoğraf paylaşama platformu” demişti. Haklıydı, fakat artık değil çünkü insanlar oradan ticaret yapıyor, işini paylaşıyor yani anlamı evirildi diyebiliriz? Peki, o zaman biz güzel çıktığımız için mi o fotoğrafı paylaşıyoruz. Yoksa beğenilmek arzusu ile mi?

Paylaştığımız benliğimize, hayatımıza, kahvelerimize, çaylarımıza, filmlere, dizilere, belgesellere, videolara, yazılara sizce nasıl bir anlam yükleyip paylaşıyorsunuz? 

Bizler hangi anlamın peşindeyiz? Ne arıyoruz? Kimi kimden ayırıyoruz?

ÜNİFORMAMI MI YOKSA BENİ Mİ YARGILAYACAKSINIZ?

İNSAN MI KÖTÜDÜR YOKSA DAVRARNIŞLARI MI?

İnsan doğuştan iyi veya kötüyü bilebilir mi? Yoksa sonradan mı öğrenir? İnsan mı kötüdür? Yoksa davranışları mı kötüdür? Kötü olduğunu düşündüğümüz birini “iyi”, iyi olduğunu düşündüğümüz birinin daha sonradan  “kötü” olduğunu görmek mümkün müdür? Gelin bu konuda biraz beyin fırtınası yapalım.

Piaget Bilişsel Kuramı’ na göre; 0-2 yaş arası bir çocuğun iyi- kötüye dair herhangi bir bilgisi bulunmamaktadır. Sadece dürtüsel ihtiyaçlarını karşılamak üzerine davranır.2-6 yaş arası ise; iyi ve kötüden anladığı şey, etraftan aldığı tepkilere göre davranmak, yani uyumlanmak. Karşıdakinin davranışına göre davranış belirlemek. Bunun mantık kullanımdan çok sezgisel davranıyor. 6-12 yaş ise;  bilişsel gelişginlik ile çocuk artık iyi ve kötüyü yada doğru ve yanlışı ayırt edebiliyor artık. Burada doğru ve yanlışın üzerinde etkili olan; aile-çevre dolayısıyla kültür. 12 yaş sonrası ise; bunları sorgulama süreci başlıyor. Burada aslında kişi kurallara sert bir şekilde tabi tutuluyor ise, o vakit kural bozucu olabiliyor ve şöyle bir dil geliştiriyor kendince; “ yalan söyledim ama” buradaki amalar ile yanlış meşrulaşırma ve bedenlenleştirme başlıyor.  Sürekli amaçlı yanlışlar ve kötüye meyil veren davranışlar silsilesi eşlik ediyor.

Burada kişi bazlı iyi-kötü kavramının rotasını kültürel iyi ve kötüye çevirelim. Kültürlerde ortak olan evrensel olan birçok konu vardır. İyi- kötü bağlamında bakarsak. Bizler kendi kültürümüzde doğru olarak gördüğümüz bir şeyi yani bize öğretilen bir şeyi, ta ki başka toplumları ve kültürleri deneyimlereyerek sorgulamaya başlarız.

Birçok ilkel kabilede bir çocuk; aynı yaşlardaki yetişkin bütün kişileri “baba” olarak bilir. Çünkü kültürlerinde öğretilen budur.

Başka ilkel kabilelerde ensest şiddetle karşı çıkılan ve kurallar koyulan bir tabudur.

Spartalı’larda eğer bir çocuk güçsüz, sakat ve ya hasta olarak doğduysa o çocuk öldürülür. Çünkü o çocuk işlevselliği üzerinden değerlendirilir. O zaman işlevsel değil ise, insan olarak sayılmaz o kültüre göre ölmesi gerekir. Dolayısıyla insan olarak görmediğiniz birine acıma duygunuz olmaz.

Hindistan’da eğer bir kadının eşi ölürse, kendisi de intihar eder. Kimi zaman bu gönüllü olsa dahi, kimi zaman toplumsal normlardan dolayı istemese buna mecbur hisseder.

Bu örnekler çoğaltılabilir. Gördüğünüz üzere bize korkunç gelen bu örnekler, o kültüre göre doğru ve olması gereken davranışlar.

İyi-kötü, doğru- yanlış dolayısıyla ahlak; kültürden kültüre, zamansal, dönemsel olarak değişiyor. Peki iyi ve sıradan olan biri bulunduğu ortam içerisinde kötü bir insana dönüşebilir mi?

Hitler dönemine bakarsak; Adolf Eichmann onlarca insanın katliamında parmağı olan bir Nazi subayı. Tüm Nazi politikilarında etkin rolü vardır. Savaş sonrası birçok Nazi subayı yargılandı. Fakat Eichmann hariç, çünkü kendisi kaçmayı başarmıştı. 26 yıl sonra Arjantin’de yakalandı ve İsrail hükümeti tarafından yargılandı ve idam edildi.

Bizi ilgilendiren asıl nokta; Eichmann’nın mahkeme savunması; hiç pişman değil, hiçbir şekilde suçluluk hissetmiyor. “Ben işimi yaptım, bana ne söylenirse ben onu yerine getirdim” diyor. Üniformasını yan koltuğa koyarak “Bunu mu yargılayacaksınız, yoksa beni mi?” diye soruyor.Eichmann’a göre sıradan bir insan olsaydı bunları yapmazdı, üniformasının getirdiği sorumluluğu yerine getirdi.Dolayısıyla ona göre suçlu değildi.

Ve burada asıl korkunç olan kısım; yapılan araştırmaya göre, Eichmann gerçekten sıradan bir insandı. Geçmişinde ve sonrasında anti-yahudi olmadığı, böyle bir düşmanlığı bulunmadığı görüldü. Yani Eichmann benim sizin gibi bir insandı aslında. Peki, “otorite” insan zihni üzerinde bu kadar etkili mi?

Gelin bu konu ile ilgili defalarca tekrarlanmış deney olan “Milgram deneyine” bakalım.

Milgram gazeteye ilan verir. Denekler arar. Başvurular sonrasında şöyle bir düzenek kurara; bir görevli eşliğinde denek bir odaya konur. Odada elektrik şoku cihazı karşısına oturtulur. Deney deneğe şöyle anlatılır; diğer odada denek olduğu kablolar ile bağlı olduğu, ona mikrofon ile soru soracağını o da mikrofonla ona cevap vereceği, bilmediği taktirde elektrik şoku vermesi gerektiği ve her bilmediğinde şokun derecesini arttırılması gerektiği anlatılır. Hâlbuki karşı odadaki Milgram’ın öğrencisidir ve kablolara bağlı değildir. Öğrenci bilerek yanlış cevap verecek, kablolar bağlı gibi her şok aldığında bağıracaktır.  Ve deney sonucunda deneklerin % 64’ ü en yüksek seviye yani ölüm voltun çıkmıştır. Denekler bir görüntüde karşıdaki öğrenci çok çığlık atınca arkadaki görevliye döner, fakat görevli sorumluluk bize ait, görevinizi tamamlamanız gerek dediği anda, devam eder. Fakat sorumluluk bizde dil, size ait derse denek deneyi yarıda bırakır.

Peki, gelelim ölümcül volta gelen deneklere; onlara sorulur. Nasıl en yüksek volta çıktığı konusuna; denek ise çok mahcup olur fakat ardından  bana göre deneyin çarpıcı kısmı burası, denek şu cümleyi kurar; “O da soruyu doğru bilseydi, böyle olmazdı.”

Bunu günlük yaşmada ne kadar duyuyoruz öyle değil mi? Kişi herhangi bir yanlış yaptığında veya kötülük yaptığında; hep onu buna iten bir neden sunar. O kötü değildir, onu iten sebepler dolayısıyla bu davranışta bulunmuştur. Hep çaresiz bir iyi niyet vardır. Ya da onu bu davranışa iten insanlar veya otorite figürler vardır.

 Yani üniformalarını çıkarır ve bir köşeye koyar, vicdanlı bir şekilde hayatlarına devam ederler.

İyi ve kötü, doğru- yanlış ve ahlak bir üniformayla anlatılmayacak kadar derin anlamlar barındırır. Bu tanımlar döneme, zamana, kültüre ve aileye göre değişen kavramlardır. İnsan zihni devamlı olarak bir kültüre maruz kaldığı için bu tanımlar evrensel bağlamından kopuyorlar. Ortak bir dil yaratmak ise tanımların içinin boşlatılmasına sebebiyet veriyor.

Üniformamız üzerimizdeyken davranışımızın sorumluluğunu almak bizi daha doğru bir yola götürür fikrimce.

Dipnot: Stanford üniversitesine ait Zimbardo’nun gerçekleştirdiği “Hapishane deneyi” burada örnek verilebilirdi, fakat deney ile ilgili çeşitli spekülasyonlar olduğu için paylaşmadım. Dilerseniz İnternet üzerinden araştırabilirsiniz.

ANTROPOLOG / DANIŞMAN

GÖKÇE GEYİK

TEK GÖRÜNTÜYE İNDİRGENMİŞ YAŞAMLAR / DUNBAR SAYISI

Doğduğumuz an bir toplumun içine doğarız. Her ne kadar birey olarak varlığımız yer kaplasa da toplum içerisinde var olma zorunluluğumuz mevcuttur. Aksi taktirde yaşamda kalamayız. Toplum içerisinde birey olarak varlığımızı fark ettiğimiz an, bütünün tek’i olma sorumluluğunu da farkına varırız. Toplum içerisindeki ilk görevimizin “uyumlu” olmak olduğunu düşünürüz.

Toplum içerisinde birey olarak her birimizin algısı birbirinden son derece farklıdır, bu yüzden ortak dil yaratırız. Dil bu anlamda toplum içerisinde  birey olarak kendimizi anlatmak ve anlaşılmamız için son derece önemlidir. Peki dil dışında başka etkenler var mıdır?

Evet; Dunbar Sayısı.

 İngiliz Antropolog Robin Dunbar’ın geliştirdiği teoriye göre insan beyninin iletişimi 150 kişiyle sınırlı.

İngiliz Antropolog Robin Dunbar’ın 1992’de geliştirdiği bir teoriye göre insanların kurabileceği iletişimin bir limiti bulunuyor.

Dunbar, teorisini öncelikle primatlar üzerinde test etti. Primatların birbirleriyle sosyal ilişkilerini uzun süre inceledi.

Daha sonra ise, Dunbar ve meslektaşları insanların büyük gruplara ayrılmadan veya yıkılmadan önce nasıl toplandıklarını da içeren, grup boyutları hakkındaki bir takım incelemeler yaptılar. Bunun sonucunda ise 150 sayısı keşfedildi.

Bu sayı, insan beyninin neokorteks büyüklüğünün bir fonksiyonu. Neokorteksimiz tarafından yönetileblir sayıda ilişkide olabileceğimiz insan sayısı. Dunbar’ın primatlarla yaptığı gözlemler sonucu geliştirdiği bu formüle göre esasen insanlar için 147,8 olan bu sayı, sabit bir değer değil. 100 ile 230 arasında değişebiliyor. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki 150’den sonra grubun üyeleri bağlılık duygusunu kaybetmektedir.

İnsanlar ile kurduğumuz sosyal ilişkiler ve her ortamda kısa süreli dahi olsa tanıştığımız iletişim kurduğumuz her insan, aslında beyin için bir yük teşkil ediyor. İletişimde olduğunuz kişi sayısı eğer kotayı aşarsa, kapasitesinin üstündeki sayı ekstra enerji tüketimi anlamına gelir. Bu durumda bilişsel becerilerimizi yönettiğimiz ön beyin ve diğer bölgeler  enerji kaybına uğrar. Böylece en ufak basit şeyleri aksatmaya veya unutmaya başlarız.

Dunbar ve meslektaşları ayrıca, sosyal medyadaki insan ilişkilerini de incelediler ve Facebook üzerinde araştırma yaptılar.

 Yapılan araştırmada; 150’den fazla arkadaşı olan kullanıcıların, yalnızca 150 kişiyle iletişim halinde olduğu tespit edildi. 2011 yılında  Twitter’da yapılan çalışmada yine aynı sonuca varıldı.

Peki  bu sayı dışında geriye kalan insanlarla geçireceğim vakit sınırlı, yani saniyeler içerisinde kısıtlı kalıyor. Peki o zaman kendimle ilgili veriyi , bu sayıda ki kişiye nasıl vereceğim.  Eğer bunu dil ile yapamıyorsam, başka türlü nasıl gerçekleştiriririm. Elbetteki ik izlenim olan görüntüm ile.

Bu yüzden hem dışarıdaki hayatta hem sosyal medyada görüntüm ve paşlaştıkarım bu kadar önemli ve kusursuz olmak zorunda. Dolayısıyla ne giydiysem oyum imajını fazlasıyla benimsedi insanlar.Sosyal medyada çok kişi olduğu için; ki bu da çok fazla görüntü demek, senin görüntün ve sen daima daha iyisi olmalı algısı gititide büyüyor. Örnekse; estetik, makyaj, filtre üçlüsü arkasına saklanmış tek görüntüye indirgenmiş yaşamlar. Markalar arkasına sığınmış benlikler. Sahtelik üzerine kurulmuş anlık görüntü yaşamları.

Anlaşılmak insanınen temel ihiyaçlarından biri, fakat anlaşılmak adına seçtiğiniz yöntem çok önemli; kimi şarkı yazar, kimi şiir yazar, kimi resim yapar, kimi heykel yapar, kimi senaryo yazar film yapar, kimi kitap yazar, kimi bilimle uğraşır yayın yapar. Kimi de anlık görüntünün arkasına sığınır.

Görüntü dışında kişisel görüntü için; okumadığımız kitaplar, hiç anlamadığımız bilgiler, içilmemiş kahveler, bedenen gidilmş fakat ruhen orada hiç bulunmamış gezi fotoğrafları, arkadaş ile buluşulmuş tek kelam edilmeden sosyal görünme amaçlı sahte buluşmalar da bu işin cabası elbette. Yokuz ama varız, hiçliğin içinde varlığımız sırf tek seferlik izlenim için.

Anlık görüntün sadece ve sadece gerçek seni temsil etmeli.