

Edebiyat bazen yalnızca bir hikâye anlatmaz. Bazen bir ruh hâli üretir. Hatta daha ileri gidersek, bir yaşam biçimi yaratır. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri hiç kuşkusuz Genç Werther’in Acıları’dır. 1774 yılında Goethe tarafından yazılan bu roman, karşılıksız bir aşka tutulan Werther’in giderek derinleşen melankolisini ve sonunda intiharla sonuçlanan hikâyesini anlatır. Ancak kitabı sıra dışı yapan yalnızca edebi gücü değildir. Roman yayımlandıktan sonra Avrupa’da genç erkeklerin Werther gibi giyinmeye başladığı bilinir. Mavi ceket, sarı yelek, uzun duygusal mektuplar… Daha çarpıcısı ise bazı gençlerin Werther’in ölüm biçimini taklit ederek yaşamlarına son vermesidir. Bu durum literatürde “Werther Etkisi” olarak adlandırılır yani medyada ya da sanatta romantize edilen ölümün toplumsal olarak taklit edilmesi.
Peki, bir kurgu karakter nasıl olur da gerçek insanların davranışlarını değiştirebilir?
Burada mesele bireysel zayıflık değil, kültürel anlam üretimidir. İnsan yalnızca yaşayan bir varlık değildir, anlatılar içinde yaşayan bir varlıktır. Antropolojik açıdan bakıldığında romanlar, filmler ya da diziler yalnızca tüketilen ürünler değil, kimlik kurma araçlarıdır. İnsanlar bazen ne hissedeceklerini bile kültürden öğrenir. Werther yalnızca âşık değildir, nasıl âşık olunacağını öğretir. Nasıl acı çekileceğini, nasıl yalnız hissedileceğini ve hatta aşk uğruna yok oluşun nasıl anlamlandırılacağını gösterir. Dönemin buhran dönemi olması sebebiyle de insanlar bu durumu modellemye oldukça yatkındır.
Yüzyıllar sonra benzer bir duygusal evreni Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi adlı eserinde görürüz. Kemal’in Füsun’a duyduğu takıntılı aşk; nesneler üzerinden hafıza kuran, aşkı arşivleyen modern insanın hikâyesine dönüştüğünü görüyoruz. Romanın gerçekten bir müzeye dönüşmesi ise edebiyat ile gerçeklik arasındaki sınırın ne kadar geçirgen olduğunu görmekte mümkün…Tıpkı Werther’de olduğu gibi burada da okur yalnızca tanık olmaz, duygusal olarak dahil olur. Diziyi ilk gördüğün an, hemen kitabını okudum. Bugün çokça viral olan benim de kitap hakkında tek bildiğim bir cümle vardı: “ Hayatımın en güzel anıymış bilmiyordum…” Bu söz beni daha çok meraka itmişti. Diziden önce kitabı okumam gerekiyordu. Fakat okumaya başladıkça fark ettim ki, kitap beni gerçeklikten kopardı. Sadece kitap ile yaşıyordum, güncel hayattan kopmuştum ve kitabın kurgu olduğuna dair inancımı kaybetmiştim. Kitap bittikten sonra oluşan büyük bir boşluk da cabasıydı. Ardından diziyi izledim, aynı duygu seli ve gerçeklikten kopma. Sonra kitabı konu alan dergiler, röportajlar… bitmek bilmeyen bir döngüye dönüşmüştü. Kısa zamanda hem yakın çevrem hem de sosyal medya da gördüğüm kadarıyla milyonlarca kişi bu durumdaydı. Kitap satışları patlamış, kitabın müzesinde kuyruklar oluşmuş ve dizide yer alan bir küpe modeli internette saniyeler içerisinde tükenmişti. Psikologlar, sosyologlar, felsefeciler birçok sosyal bilimler ve medya camiasında analizler yapılıyordu. Fakat herkes tek bir noktaya baktı. Kemal’in yaşadığı bir aşk mı saplantı mı? Karakterlerin psikolojik analizleri tek tek yapılıyordu. Sosyal bilimciler “popüler kültür” yakıştırması yapıyorlardı.
Gelin biz daha başka bir yerden bakalım. Öncelikle günümüzde en çok konuştuğumuz konulardan bir tanesi; “Yalnızlık”
Günümüzde sosyal bağların zedelenmesi, derin bağların kurulamaması, sürekli geçmişe, geçmiş aşklara, sosyal ilişkilere karşı duyulan özlem ve modern çağda insanın özünü oluşturan bağ ve gerçeklik ihtiyacının sancısı, yoksunluğu bizi bu tarz gerçek ve derin içerikler taşıyan hikayelerde var etmeye yer hazırlıyor. Güzel bir sofra hazırlayıp bizi davet ediyor. Adeta duygular bir yemek gibi bize ucundan tattırılıyor. Unuttuğumuz bu güzel tatlar bizi büyülüyor ve adeta vücutta bir vitamin eksikliği yerini bulmuş gibi iyi hissettiriyor. Nasıl ki Werther buhran döneminde bu kadar etki yarattıysa, Masumiyet Müzesi’de herkesin buhranda olduğu, tükendiği bu dönemde bizi kendine bağladı.
Duygular bile kültüreldir. Aşkın nasıl yaşanacağı, ayrılığın nasıl hissedileceği ya da acının ne kadar “değerli” sayılacağı toplum tarafından şekillendirilir. Modern toplumdaki duygu yavanlığı bu hikaye ile birlikte romantik acının ve acının altında yatan derinlik göstergesini hatırlattı bize. Werther’in ölümü ya da Kemal’in takıntısı bu yüzden yalnızca bireysel trajediler değildir. Modern yalnızlığın kültürel performanslarıdır. Belki de asıl mesele;
insan bazen yaşadığı için hikâye anlatmaz, hikâyelerde gördüğü gibi yaşamaya başlar.
Bugün sosyal medya çağında bu etki çok daha hızlanmış durumda. Duygular viral hale geliyor. Melankoli estetikleşiyor, kalp kırıklığı paylaşılabilir bir kimliğe dönüşüyor. Werther’in mektupları yerini ınstagram hikâyelerine bırakmış olabilir, fakat arayış aynı arayış aslında; görülmek, anlaşılmak ve hissedilen acıya anlam bulmak.
GÖKÇE GEYİK

























