WERTHER ETKİSİNDEN MASUMİYET MÜZESİ’NE: DUYGULARIN TOPLUMSAL BULAŞICILIĞI

Edebiyat bazen yalnızca bir hikâye anlatmaz. Bazen bir ruh hâli üretir. Hatta daha ileri gidersek, bir yaşam biçimi yaratır. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri hiç kuşkusuz Genç Werther’in Acıları’dır. 1774 yılında Goethe tarafından yazılan bu roman, karşılıksız bir aşka tutulan Werther’in giderek derinleşen melankolisini ve sonunda intiharla sonuçlanan hikâyesini anlatır. Ancak kitabı sıra dışı yapan yalnızca edebi gücü değildir. Roman yayımlandıktan sonra Avrupa’da genç erkeklerin Werther gibi giyinmeye başladığı bilinir. Mavi ceket, sarı yelek, uzun duygusal mektuplar… Daha çarpıcısı ise bazı gençlerin Werther’in ölüm biçimini taklit ederek yaşamlarına son vermesidir. Bu durum literatürde “Werther Etkisi” olarak adlandırılır yani medyada ya da sanatta romantize edilen ölümün toplumsal olarak taklit edilmesi.

Peki, bir kurgu karakter nasıl olur da gerçek insanların davranışlarını değiştirebilir?

Burada mesele bireysel zayıflık değil, kültürel anlam üretimidir. İnsan yalnızca yaşayan bir varlık değildir, anlatılar içinde yaşayan bir varlıktır. Antropolojik açıdan bakıldığında romanlar, filmler ya da diziler yalnızca tüketilen ürünler değil, kimlik kurma araçlarıdır. İnsanlar bazen ne hissedeceklerini bile kültürden öğrenir. Werther yalnızca âşık değildir, nasıl âşık olunacağını öğretir. Nasıl acı çekileceğini, nasıl yalnız hissedileceğini ve hatta aşk uğruna yok oluşun nasıl anlamlandırılacağını gösterir. Dönemin buhran dönemi olması sebebiyle de insanlar bu durumu modellemye oldukça yatkındır.

Yüzyıllar sonra benzer bir duygusal evreni Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi adlı eserinde görürüz. Kemal’in Füsun’a duyduğu takıntılı aşk; nesneler üzerinden hafıza kuran, aşkı arşivleyen modern insanın hikâyesine dönüştüğünü görüyoruz. Romanın gerçekten bir müzeye dönüşmesi ise edebiyat ile gerçeklik arasındaki sınırın ne kadar geçirgen olduğunu görmekte mümkün…Tıpkı Werther’de olduğu gibi burada da okur yalnızca tanık olmaz, duygusal olarak dahil olur. Diziyi ilk gördüğün an, hemen kitabını okudum. Bugün çokça viral olan benim de kitap hakkında tek bildiğim bir cümle vardı: “ Hayatımın en güzel anıymış bilmiyordum…” Bu söz beni daha çok meraka itmişti. Diziden önce kitabı okumam gerekiyordu. Fakat okumaya başladıkça fark ettim ki, kitap beni gerçeklikten kopardı. Sadece kitap ile yaşıyordum, güncel hayattan kopmuştum ve kitabın kurgu olduğuna dair inancımı kaybetmiştim. Kitap bittikten sonra oluşan büyük bir boşluk da cabasıydı. Ardından diziyi izledim, aynı duygu seli ve gerçeklikten kopma. Sonra kitabı konu alan dergiler, röportajlar… bitmek bilmeyen bir döngüye dönüşmüştü. Kısa zamanda hem yakın çevrem hem de sosyal medya da gördüğüm kadarıyla milyonlarca kişi bu durumdaydı. Kitap satışları patlamış, kitabın müzesinde kuyruklar oluşmuş ve dizide yer alan bir küpe modeli internette saniyeler içerisinde tükenmişti. Psikologlar, sosyologlar, felsefeciler birçok sosyal bilimler ve medya camiasında analizler yapılıyordu. Fakat herkes tek bir noktaya baktı. Kemal’in yaşadığı bir aşk mı saplantı mı? Karakterlerin psikolojik analizleri tek tek yapılıyordu. Sosyal bilimciler “popüler kültür” yakıştırması yapıyorlardı.

Gelin biz daha başka bir yerden bakalım. Öncelikle günümüzde en çok konuştuğumuz konulardan bir tanesi;  “Yalnızlık”

Günümüzde sosyal bağların zedelenmesi, derin bağların kurulamaması, sürekli geçmişe, geçmiş aşklara, sosyal ilişkilere karşı duyulan özlem ve modern çağda insanın özünü oluşturan bağ ve gerçeklik ihtiyacının sancısı, yoksunluğu bizi bu tarz gerçek ve derin içerikler taşıyan hikayelerde var etmeye yer hazırlıyor. Güzel bir sofra hazırlayıp bizi davet ediyor. Adeta duygular bir yemek gibi bize ucundan tattırılıyor. Unuttuğumuz bu güzel tatlar bizi büyülüyor ve adeta vücutta bir vitamin eksikliği yerini bulmuş gibi iyi hissettiriyor. Nasıl ki Werther buhran döneminde bu kadar etki yarattıysa, Masumiyet Müzesi’de herkesin buhranda olduğu, tükendiği bu dönemde bizi kendine bağladı.

Duygular bile kültüreldir. Aşkın nasıl yaşanacağı, ayrılığın nasıl hissedileceği ya da acının ne kadar “değerli” sayılacağı toplum tarafından şekillendirilir. Modern toplumdaki duygu yavanlığı bu hikaye ile birlikte romantik acının ve acının altında yatan derinlik göstergesini hatırlattı bize.  Werther’in ölümü ya da Kemal’in takıntısı bu yüzden yalnızca bireysel trajediler değildir. Modern yalnızlığın kültürel performanslarıdır. Belki de asıl mesele;
insan bazen yaşadığı için hikâye anlatmaz, hikâyelerde gördüğü gibi yaşamaya başlar.

Bugün sosyal medya çağında bu etki çok daha hızlanmış durumda. Duygular viral hale geliyor. Melankoli estetikleşiyor, kalp kırıklığı paylaşılabilir bir kimliğe dönüşüyor. Werther’in mektupları yerini ınstagram hikâyelerine bırakmış olabilir, fakat arayış aynı arayış aslında; görülmek, anlaşılmak ve hissedilen acıya anlam bulmak.

GÖKÇE GEYİK

VENNA’NIN İSTEKLER DÜNYASI VE BEKLEMENİN RENKLERİ

8_12 yaş arası çocuklar için psikanalitik hikaye

Venna, sürekli istekleri olan, bu istekleri gerçekleşmediğinde ailesine hakaretler yağdıran bir kızdı. O akşam da, annesi ve babasıyla akşam yemeğinde otururken, yine isteklerinden biri için masaya oturdu. “Benim de bir telefonum olsun,” dedi. Arkadaşlarının telefonları olduğunu, onun neden olmadığını söyleyerek, sesini yükseltti. Annesi, yumuşak ama net bir şekilde, “Şu an bunu karşılayamayız, lütfen sabret,” dedi. Ancak Venna, bu cevaba dayanamadı. Masadaki tabakları savurdu, “Hep benim isteklerim olmuyor, siz tam bir malsınız!” diyerek bağırdı. Bu öfke nöbetleri, Venna’nın her gün ailesini üzdüğü, kendisini de yalnızlaştırdığı bir döngü haline gelmişti. O akşam da, yine o öfke patlaması sonrası, odasına çıkıp yastığa sarılıp, hüzünle ve yorgunlukla uykuya dalarken, o küreyi fark etti.

Gözyaşları içinde yastığa sarılıp uykuya dalan Venna, bir süre sonra hafifçe sıçrayarak uyandı. Gözlerini açtığında, yataktan kalktı ve odadaki ışığa kayan gözleri, daha önce köşeye atıp unuttuğu o küreye takıldı. Küre, ona çok tanıdık geliyordu, ama daha önce hiç bu kadar dikkat etmemişti. Venna, küreyi eline aldı, parmaklarıyla hafifçe çevirdi. Bu küreyi uzun zamandır almıştı, ama o an fark etti ki, hiçbir zaman gerçekten incelememişti. Tam da bu merakla, kürenin alt tarafında küçük bir düğme buldu. Venna, tereddütle o düğmeye bastığında, etrafındaki dünya bir anda dalgalandı. Venna, gözlerini kısarak baktığında, kendini bambaşka bir yerde, sonsuz olasılıkların olduğu, renklerin ve şekillerin akıp gittiği bir dünyada buldu.

Venna, bir anda etrafındaki dünyanın bulanıklaştığını hissetti. Hafif bir korku kapladı içini, nerede olduğunu, bu dünyanın ne anlama geldiğini anlayamıyordu. Adımlarını titreyerek atarken, birden karşısında Aliya’yı gördü. Aliya, gülümseyen, sıcak bir yüz ifadesiyle ona yaklaştı. Venna, tereddütle, “Burası neresi? Ben nasıl buraya geldim?” diye sordu. Aliya, onun panik halini fark ederek, “Korkma, burası istekler dünyası,” dedi. “Burada her istediğin anında gerçekleşir. Senin gibi birçok kişi de burada, hayallerini yaşıyor.” Bu sözlerle, Venna’nın içindeki korku hafifledi. Aliya’nın sıcak bakışı, ona güven verdi. Etrafında, isteklerinin gerçekleşmesini bekleyen, sevinçli ve heyecanlı insanlar gördü. Ancak bu mutluluk kısa sürdü. Venna, birden ayaklarından başlayarak gri bir tonun yükseldiğini fark etti. Etrafındaki insanlar, yüzleri, gözleri, kimlikleri belli olmayan, simsiyah siluetlere dönüşmeye başladı. Venna, korkuyla Aliya’ya döndü, “Aliya, bunlar neden böyle?” dedi. Aliya, üzgün bir ifadeyle, “Onlar, isteklerini tamamlamış kişiler. Her dilekleri gerçekleştiğinde, kimliklerini kaybederler. Kim oldukları belli olmaz, tanınmazlar,” dedi. Venna, ilk başta bu sözlerden dehşete kapıldı, korkusunu bastırmaya çalışsa da, o heyecana kendini kaptırdı. Bir dileğini daha gerçekleştirdi, sonra bir baktı ki, o da simsiyah olmuştu. Aliya’ya seslendi, “Aliya, ben buradayım, beni duy,” diye bağırdı, ama Aliya onu ne duydu, ne de gördü. Venna, kendini tarifsiz bir yalnızlık ve boşluk içinde buldu.

Venna, her isteğinin gerçekleştiği o simsiyah dünyada, hayatın ne kadar boş, ne kadar anlamsız olduğunu fark etti. Tüm isteklerini elde ettikten sonra, içinde büyük bir boşluk, bir sıkıntı ve acı hissetmeye başladı. Heyecan, artık ona hiçbir şey vermiyordu çünkü her istediği olmuştu ve bu, hayatın anlamını çalmıştı. Aliya’ya seslenemedi, onu artık kimse tanımıyordu, o da kim olduğunu unuttuğu bir köşeye çekildi. Artık hayal edip isteyebileceği de bir şey kalmamıştı. Hayalleri bitince korkunç mutsuz olduğunu fark etti. Hüngür hüngür ağlayarak, o simsiyah yerde, kimse tarafından bilinmeden uykuya daldı. Gözlerini açtığında, kendini evinde, yatakta buldu. Rüyayı ailesine anlatmadı, ama koşarak onların yanına gitti, onları sıkıca kucakladı ve içtenlikle, bir daha asla böyle davranmayacağını, çok pişman olduğunu söyledi.

Okula gittiğinde, en yakın arkadaşı Alice’e o rüyayı anlattı. Alice, gözleri parlayarak, “Biliyor musun, ben de olasılıklar dünyasına gittim,” dedi. Venna, merakla, “Olasılıklar dünyası nedir?” diye sordu. Alice, heyecanla, “Senin rüyanın tam tersiydi. Orada isteklerimizin ne zaman olacağını bilemeyiz, sadece bekleriz. Ve bu beklemek, bize mutluluk verir. Çünkü hep hayal kurmanın peşinde oluruz, bu da bizi mutlu eder. Her beklediğimizde, her yer çiçeklerle dolu olur. Biliyor musun, orada o kadar çok çiçek vardı ki, her yer gökkuşağı gibiydi. Herkes çok mutlu ve renkliydi. Ve ben orada hiçbir zaman korkmadım. Aksine çok huzurluydum. Uyanınca, anladım ki beklemek, hayal etmek, isteklerin gerçekleşmesinden çok daha güzel.”

Venna, hikâyeyi dinlerken bir an durup, kendi kendine şu soruyu sorar: “Beklemek neden güzel? Neden her istediğim hemen olmasın?” Ve o an, içinden bir ses;  “Çünkü beklemek, her adımda seni sabırla tanıştırır. Her an beklerken, hayal kurar, kendini daha iyi tanırsın. Çünkü her beklediğinde, o küçük anın kıymetini bilirsin. Ve işte bu, seni sen yapan, kimliğini koruyan, hayatına anlam katan bir sihir.” O anda kalbinde bir sıcaklık hissetti. Hemen annesine koştu ve rüyanın ona ne kadar değerli bir ders verdiğini söyledi. Annesi de bu rüyanın çok güzel bir farkındalık olduğunu, onu çok iyi hissettirdiğini söyledi. Venna, o boşluk hissini yaşarken, içindeki ses ona şunu hatırlattı; “Çünkü hayal kurmayı bırakırsan, yaşam da senin için durur. Beklemek, hayal kurmayı devam ettirir ve hayal kurmak, bizi gerçekten hayatta hissettirir.

Venna’nın hikâyesi bize şunu anlatıyor; hayallerimizi, isteklerimizin hemen gerçekleşmesi beklentisi olmadan yaşadığımızda, beklemenin ve hayal kurmanın kendisi aslında bize gerçek bir zenginlik sunar. Venna, her istediğini anında elde etmeye çalıştığında, bir boşluğa, kimliğini kaybetmeye doğru sürüklendi. Ama Alice’in anlattığı gibi, isteklerin belirsizliğini beklemek, her adımda yeni bir umudu, her anı daha değerli kılar. Hayatımızın anlamı, her anı beklerken, her olasılığı umarken gizlidir. Venna, bu rüyasıyla anladı ki, hayatın sırrı, sabırda, hayal kurmada ve her şeyin hemen olmayışında, o belirsizlikte saklıdır.

GÖKÇE GEYİK

İNSAN NE ZAMAN BAŞKASINA ZARAR VERMEYİ NORMALLEŞTİRİR?

Şiddetin Gündelik Hayata Sızması

Kötülük çoğu zaman bize uzak, istisnai ve başkalarına ait bir şeymiş gibi anlatılır. Sanki ancak canavarca niyetlere sahip insanlar tarafından, olağanüstü koşullarda ortaya çıkabilirmiş gibi. Oysa hem sosyal bilimler hem de edebiyat, kötülüğün çoğu zaman sıradan insanların gündelik hayatlarında, belirli bağlamlar içinde üretildiğini gösterir. Asıl rahatsız edici olan da budur: Kötülük, insan doğasının dışında değil, tam ortasında durur.

Philip Zimbardo’nun ( 1971) Stanford Hapishane Deneyi, bu rahatsız edici gerçeği açık biçimde görünür kılar. Deneye katılan öğrenciler ne sadisttir ne de “kötü” olarak tanımlanabilecek kişilerdir ancak kendilerine verilen roller, mekânın yapısı ve otoritenin çizdiği sınırlar, kısa sürede onları başkalarına zarar verebilen bireylere dönüştürür. Burada kötülük, bireyin içindeki karanlık bir özden değil, rolün ve bağlamın dönüştürücü gücünden doğar. İnsan, içinde bulunduğu koşullar değiştiğinde, kendi ahlaki sınırlarını da fark etmeden yeniden çizer.

Hapishane deneyi, psikolog Philip Zimbardo tarafından yapılan ve insanların bir rolün içine girdiklerinde nasıl değişebileceğini göstermeyi amaçlayan ünlü bir deneydir. Deneyde, sağlıklı ve sıradan üniversite öğrencileri rastgele iki gruba ayrılmıştır: gardiyanlar ve mahkûmlar. Bir üniversitenin bodrumunda gerçek bir hapishaneye benzeyen yapay bir ortam kurulmuş, katılımcılardan bu rolleri gerçekmiş gibi oynamaları istenmiştir. Kısa bir süre içinde, gardiyan rolündeki öğrenciler sert, baskıcı ve aşağılayıcı davranışlar sergilemeye başlamış; mahkûm rolündekiler ise korku, çaresizlik ve itaat içine girmiştir. Deney ilerledikçe psikolojik baskı giderek artmış, bazı katılımcılar ciddi duygusal sorunlar yaşamaya başlamıştır. Bu nedenle iki hafta sürmesi planlanan deney yalnızca altı gün sonra durdurulmuştur. Zimbardo dahi kendini hapishane müdürü gibi hissetmeye ve davranmaya başlamıştı. Zimbardo’nun akademisyen bir arkadaşı deneyi ziyaret edip olanları görene kadar, hemen durdurulması gerektiğine karar verdi. Bu deney bize, insanların davranışları her zaman kişisel karakterlerinden değil, bulundukları sosyal rollerden ve içinde yer aldıkları sistemden güçlü biçimde etkilenir. Uygun koşullar oluştuğunda, sıradan insanlar bile baskıcı ya da itaatkâr hale gelebilir. Bu yüzden hapishane deneyi, kötülüğün ve otoritenin nasıl “normal” insanlar üzerinden ortaya çıkabildiğini gösteren çarpıcı bir örnek olarak kabul edilir.

Stanley Milgram’ın (1963) itaat deneyleri ise kötülüğün başka bir boyutunu ortaya koyar, sorumluluğun askıya alınması. Deneylerde katılımcıların büyük bir kısmı, bir otorite figürünün talimatıyla başka bir insana zarar vermeye devam eder. Bu noktada kişi kendini fail olarak değil, yalnızca bir uygulayıcı olarak konumlandırır. “Ben yapmadım, bana yaptırıldı” düşüncesi, vicdanı devre dışı bırakmanın en etkili yollarından biridir. Kötülük burada bir nefret patlaması değil, sorgulamamayı tercih etmenin sonucu olarak ortaya çıkar. Deneyde katılımcılara, başka bir kişiye her yanlış cevapta elektrik şoku vermeleri gerektiği söylenmiştir. Aslında şok alan kişi gerçek değildir, sadece rol yapmaktadır ancak katılımcılar bunu bilmez.

Deney sırasında karşıdaki kişi acı çektiğini, bağırdığını ve durmak istediğini söyler. Buna rağmen, laboratuvardaki otorite figürü (deneyi yöneten kişi) “devam etmelisiniz” dediğinde, katılımcıların büyük bir kısmı şok vermeye devam eder. Birçok insan, vicdanen rahatsız olmasına rağmen, sorumluluğu otoriteye bırakarak emre uyar. Ölüm voltuna kadar gelen yüzde 64 katılımcıya deney sonrası sorulur. “ Bunu nasıl yaptınız?” denir, kişi mahcup olur, utanır fakat birçoğunun bu mahcubiyet sonunda şu ironik cevap gelir: “ O da soruyu doğru bilseydi…” Bu deney ise bize, insanlar güçlü bir otorite karşısında, kendi ahlaki yargılarını askıya alıp başkalarına zarar verebilir. Bu da kötülüğün çoğu zaman “itaat” yoluyla sıradan insanlar tarafından üretilebildiğini ortaya koyar.

Hannah Arendt’in (1963) Adolf Eichmann davası üzerinden geliştirdiği “kötülüğün sıradanlığı” kavramı, bu tabloyu daha da sarsıcı hâle getirir. Arendt’i asıl ürküten şey Eichmann’ın şeytani oluşu değil, aksine son derece sıradan, düşünmeyen ve yaptıklarını teknik bir görev olarak gören biri oluşudur. Eichmann’ın kötülüğü, fanatik bir nefretin değil, düşünmenin askıya alınmasının ürünüdür. Arendt’e göre kötülük, insan düşünmediğinde ve sorgulamadığında neredeyse otomatik bir süreç hâline gelir.

Antropolog Nancy Scheper-Hughes (1992), bu sıradanlığı gündelik hayatın içine yerleştirerek daha da görünür kılar. Scheper-Hughes, kötülüğü yalnızca açık şiddet anlarında değil, yapısal eşitsizliklerin, yoksulluğun ve ihmalin normalleştirildiği durumlarda arar. Brezilya’daki çalışmalarında bebek ölümlerinin, açlığın ve kaybın nasıl kaçınılmaz olarak kabul edildiğini gösterir. Burada kimsenin doğrudan kötü olması gerekmez, sistemin kendisi insanların ahlaki duyarlılığını körelterek kötülüğü üretir. Kötülük böylece dramatik değil, sessiz ve süreklidir. Veena Das ( 2007)  ise bu sessizliği daha da derinleştirir. Das’a göre kötülük ve şiddet, yalnızca yaşandıkları olağanüstü anlarda değil, sonrasında gündelik hayatın içine sızarak varlığını sürdürür. Travma, devlet şiddeti ve toplumsal kırılmalar, insanların konuşma biçimlerine, ilişkilerine ve suskunluklarına yerleşir. Kötülük burada bağırmaz, gündelik hayatın olağan akışı içinde normalleşir, görünmezleşir. Das’ın yaklaşımı, Arendt’in “sıradanlık” fikrini antropolojik bir derinlikle tamamlar.

Dostoyevski’nin ( 1866) Suç ve Ceza romanındaki Raskolnikov ise kötülüğün içsel ve düşünsel boyutunu temsil eder. Raskolnikov, Suç ve Ceza’nın yalnızca başkahramanı değil, dünya edebiyatının en çok bilinen, en çok tartışılan ve belki de en popüler karakteridir. Onu bu kadar güçlü yapan şey işlediği cinayet değil, o cinayeti taşıma biçimidir. Raskolnikov öldürür ama bizi asıl sarsan, öldürdükten sonra kendine yaptığı şeydir. Raskolnikov kendine acımasızdır. Sürekli kendini yargılar, aşağılar, sorgular. Suçluluk, pişmanlık ve utanç arasında parçalanır. Okur, onun bu içsel işkencesini izlerken bir anda kendini onu destekler vaziyette bulur. Katilin değil, acı çeken insanın yanında durmaya başlarız. Raskolnikov’un iç dünyası o kadar şeffaf, o kadar çıplak bir şekilde açılır ki, okur onun suçunu değil, onun cezasını görür. Ve bu ceza, hukuki değil, varoluşsaldır. İşte romanın en tehlikeli ve en etkileyici noktası burada ortaya çıkar. Raskolnikov polise teslim olmayı düşündüğünde, okur olarak içimizden şu geçer: “Sakın, Raskalnikov sakın teslim olma!” İşte tam olarak bu an zihnin en tehlikeli uyaran anıdır. Çünkü artık bir katilin yakalanmasını değil, onun kurtulmasını ister hale gelmişizdir. Dostoyevski bizi bilinçli olarak buraya getirir. Bizi kendi ahlaki güvenliğimizden çıkarır ve suçlunun yanına oturtur. Peki, bunu nasıl yapar? Raskolnikov’u şeytanlaştırarak değil, insanlaştırarak. Onun yoksulluğunu, yalnızlığını, gururunu, kırılganlığını, aşağılanmışlığını, zihninin içindeki fırtınayı görürüz. Cinayet, bu zihinsel cehennemin sadece bir sonucu gibi görünmeye başlar. Böylece suç, bir “kötülük” olmaktan çıkar ve bir “çöküş” halini alır. Okur, “bu adam kötü” demek yerine, “bu adam mahvolmuş” demeye başlar.

Bu noktada roman bize rahatsız edici bir şey öğretir: “Ahlaki yargılarımız, çoğu zaman eylemlerden değil, hikâyelerden etkilenir.” Bir insanın iç dünyasını ne kadar çok görürsek, onu o kadar bağışlamaya meyilli oluruz. Raskolnikov’un iç sesi, onun suçundan daha güçlü hale gelir. Onu savunmaya başlamamızın nedeni, cinayeti onaylamamız değil acıyı inkâr edemememizdir. Bu yüzden Raskolnikov sıradan okurları bir katilin avukatına çeviren en güçlü edebi figürlerden biridir. Onu okurken insan doğasının karanlığına değil, kırılganlığına bakarız. Ve farkında olmadan şu sorunun içine çekiliriz: “Eğer bu kadar acı çeken biriyse, gerçekten cezayı hak ediyor mu?”

Dostoyevski’nin dehası tam burada yatar. Raskolnikov bizi kötülüğün yanına değil, suçlunun yanına koyar. Ve bu ikisi aynı şey değildir. Biz katili savunurken, aslında insanı savunuyoruz. Ama bu savunma, bizi tehlikeli bir ahlaki bölgeye taşır, suç ile acı arasındaki çizgi bulanıklaşır. Belki de Raskolnikov’un dünya edebiyatının en popüler karakterlerinden biri olmasının nedeni budur. O bize başkalarını değil, kendimizi sorgulatır. Bir katili ne kadar anlayabiliriz? Onu anlamak, onu affetmek midir?

Bütün bu örnekler bir araya geldiğinde, kötülük artık güvenli bir mesafeden bakabileceğimiz bir olgu olmaktan çıkar. Kötülük bazen bir rolün içinde, bazen bir emrin arkasında, bazen düşünmeyi ertelemenin konforunda, bazen de eşitsizliğin normalleştirildiği gündelik pratiklerde ortaya çıkar. En rahatsız edici soru ise şudur: “Aynı koşullar altında biz ne yapardık?” Belki de kötülükle gerçek yüzleşme, onu yalnızca kötü insanlara atfetmekten vazgeçtiğimiz anda başlar. Çünkü kötülük çoğu zaman olağanüstü değildir; sıradan, sessiz ve gündelik hayatın tam içindedir.

GÖKÇE GEYİK

Mizahın Sınırları ve Toplumsal Duyarlılık

Cem Yılmaz’ın son gösterisinde yaptığı yaş temelli espri, Türkiye’de mizahın toplumsal sınırları üzerine yeniden düşünmeyi zorunlu kılıyor. Tartışmanın kendisi, esprinin içeriğinden çok, ona verilen tepkiler üzerinden okunmayı hak ediyor gibi görünüyor.

Eleştirilerin önemli bir kısmı, esprinin “kadın düşmanlığını (mizojini) tetiklediği” iddiası etrafında şekillendi. Oysa burada dikkat edilmesi gereken temel ayrım şudur: bir söylemin var olan bir toplumsal dili görünür kılması ile o dili yeniden üretmesi aynı şey değildir. Bunu söyleyen kişinin söyleminden çok söylemin çekildiği yer sanıyorum daha önemli. Çünkü meseleleri mesele olduğu yerlerde konuşmak yerine mesele olmadığı yerde konuşmak o konunun çamurlaşmasına yol açıyor. Ezildiğini düşündüğünüz gruba “mağdur kimliği” giydirirseniz, yaptığı her eylemde ve içinde bulunduğu her olayda sorgulamadan onu hep mağdur görürsünüz. Hiçbir zaman bu kimliği dışında değerlendiremezsiniz. Düşünceden geçemeden toplum temelli bir yoruma bırakılır. Felsefede yer alan bir hikâye vardır. O hikâyenin vardığı nokta özet olarak şu; saçınızı düşünün ne kadar önem veririz, ama önem verdiğiniz o saçınızın bir tutamı yemekte olursa orada önemli olmaya devam edebilir mi? Dolayısıyla konular olması gereken yerlerde konuşulmalı, aksi takdirde ait olmadığı yerde önemini yitirir.

Jung-Chul Han, Algı ve İletişim’te modern toplumun yargı üretme biçimini şöyle tanımlar:
“Herkes toplumsal uyumculuğu cisimleştirir; nasıl yaşamamız, algılamamız ve yargılamamız gerektiğini buyurur. Herkes nasıl görüyorsa biz de öyle görürüz. Herkesin kepaze bulduğunu biz de kepaze buluruz.”

Bu yaklaşım, sosyal medyada neden benzer tepkilerin hızla çoğaldığını açıklar. Tepki, bireysel bir düşünce değil, kolektif bir refleks hâline gelir. Bu noktada Le Bon’un kitle psikolojisi kuramı devreye girer. Kitle içinde birey, eleştirel düşünme yetisini askıya alır; duygusal bulaşma hızlanır. Bugün “yanlış” olduğu söylenen birçok şey, gerçekten analiz edildiği için değil, kitlenin ahlaki pozisyonuna uyum sağlamak için eleştirilir.

Mağduriyet söylemi ise bu sürecin en güçlü aracıdır. Bir ifade, potansiyel olarak bir grubu incitebilir iddiasıyla değerlendirildiğinde, bağlam ve niyet ikincil hâle gelir. Böylece tartışma, düşünsel bir zemin olmaktan çıkar; etik bir alarm mekanizmasına dönüşür. Sanat ve anlatı dünyasında ise uzun süredir bilinen bir gerçek vardır: kötülükle yüzleşmeden etik bilinç üretilemez. Etik, soyut kurallarla ya da “iyi niyet” beyanlarıyla oluşmaz. Etik bilinç, ancak kötünün ne olduğunu görerek, tanıyarak ve onunla temas ederek gelişir. Kötülük görünmez kılındığında, bastırıldığında ya da “konuşulması yasak” hâline getirildiğinde, insanlar onun nasıl işlediğini, nasıl ortaya çıktığını ve nasıl tekrarlandığını anlayamaz. İşaret edilen söylemler, bu eylemleri meşrulaştırmak için değil, onları tanımlamak, adlandırmak ve yanlışlamak için de kullanılabilir. Aksi halde görünmez olan şeyle mücadele edilemez. Fakat çoğu zaman “kötü eylemler- kötü olaylar” gösterildiğinde de aynı şekilde “tetikleyici” unsur olarak değerlendirilir. İnsanın içinde bulunduğu düşünce için “tetikleyiciye” ihtiyaç yoktur, zaten hep tetiktedir. Onu değiştirmek mümkün olmadığı gibi, körüklemek te gerekmez. Zaten genel olarak kişinin zihinde körü körüne düşünce olarak yer alır.

Bazı söylemler çoğu zaman esprinin kendisinden çok, ona yüklenen anlamlar üzerinden tartışılır. Sonuçta ortaya çıkan şey, mizahın sınırlarıyla ilgili değil, toplumun rahatsız edici olanla baş etme kapasitesiyle ilgilidir. Mizahın görevi yalnızca güldürmek değil; bazen düşünsel konforu bozmak, bazen de kolektif refleksleri görünür kılmaktır. En büyük tetikleyici sanıyorum söylemden çok söylemi var olmadığı yere koymaktır: kırmızı alarm tabelası içinde tanımlamak, bakında görün çığlığı içerisinde zorlama haykırmaktır.

YARIM KALAN BİZ: TAMAMLANMA ARZUSUN KÖKENİ

Platon’un “Şölen” Mitine Günlük Bir Yaklaşım

Birçoğumuz hayatımızın bir anında “İçimde tanımlayamadığım bir eksiklik var” deriz. Bu duygu, modern dünyanın karmaşasından bağımsız bir şekilde, insanın en eski hislerinden biri aslında. İnsan kendisini çoğu zaman yarım hisseder. Bu bazen yalnız bir akşam yemeğinde, bazen kalabalığın ortasında birdenbire içine çöken o açıklanamayan boşlukta, bazen de tam mutlu olduğunu düşündüğü bir anda gözlerini bir noktaya dikip “sanki bir şey eksik” dediğinde kendini gösterir. Bu his modern dünyanın bize sunduğu karmaşadan doğmuş gibi görünsede; Platon’un Şölen adlı eserinde Aristophanes’in anlattığı mit, bu duygunun mitolojik hikâyesinde çok daha eski, çok daha köklü, insanın varoluşuna sinmiş kadim bir duygu olduğunu bize gösterir. Belki bugün bile bizi en iyi anlatan hikâyelerden biri olduğu için hâlâ yaşamaya devam eder.

Platon’un Şölen adlı eserinde Aristophanes’in anlattığı mit, bu eksikliğe dair en etkileyici açıklamalardan birini sunuyor: Bir zamanlar insanlar bugünkünden çok farklı varlıklardı. Bu bedenler üç farklı türden oluşurdu: güneşten gelen erkekler, dünyadan gelen kadınlar ve hem erkek hem kadın özelliklerini taşıyan, aydan gelen androgynoslar. Yuvarlak bedenli, dört kollu, dört bacaklı, tek bir bütündüler ve inanılmaz derecede güçlüydüler. O zamanlar insanlar bugünkünden çok daha güçlüydü; öyle ki bu güçleriyle tanrılara kafa tutabilecek kadar kendilerine güveniyor, hatta göğe tırmanmaya bile cesaret ediyorlardı. İşte tam da bu güç, bu kibir, bu meydan okuma tanrıların canını sıkmıştı. Onları yok etmek tanrılar için kolaydı ama ibadetleri, duaları, sunakları eksik kalacaktı. Bu yüzden Zeus “öldürmek yerine eksiltmeyi” tercih etti. İnsanları ikiye böldü. Bir bıçağın bir meyveyi ikiye ayırdığı gibi… O andan itibaren insan yalnızca güçsüz değil, aynı zamanda eksikti. O günden sonra insan kendini hep yarım hissetti. Bu bölünmeden önceki hâlin özlemi, bütünlüğün hayaleti olarak içimizde dolaşmaya başladı. Kendi bedeninden ayrılan o diğer yarıyı bulma isteği, Aristophanes’e göre aşkın ta kendisidir.

Bu eksiklik öyle bir eksiklikti ki bedenin tam ortasına, insanın varlığının merkezine kazındı. İnsan bölündüğü andan itibaren kendisini tamamlamaya çalışan bir yarım parça hâline geldi. Aristophanes’e göre aşk dediğimiz şey de tam olarak buradan doğdu: İnsan, kaybettiği diğer yarısını arıyordu. Bu arayış yalnızca bir arzu ya da istek değildi; varoluşun kendisine sinmiş bir ihtiyaçtı. O yüzden insanlar birini bulduğunda ona sarılmak, ondan ayrılmamak, onunla bütünleşmek istiyordu. Bazıları bunu romantik aşk olarak yaşadı, bazıları dostlukta buldu, bazıları sanata, bazıları işe sarıldı. İnsan hep bir şeye sarıldı çünkü insan hep yarımdı.

Bugün ruh eşi arayışımızın, ayrılık acısının, bağlanma arzumuzun kökeni belki de tam burada yatıyor. Aşkı sadece romantik bir duygu, tesadüfi bir karşılaşma, biyolojik bir dürtü olarak açıklayan tüm modern çerçevelerin ötesinde, bu mit bize çok daha insani bir yerden dokunuyor: İnsan yarımdır ve tamamlanmak ister. Birine duyduğumuz yakınlık aslında bu durumun bir yankısıdır. Bu nedenle Aristophanes’in anlattığı hikâye, aşkta hissettiğimiz o yoğun tutkunun sadece fiziksel çekimle açıklanamayacağını söyler; karşımızdaki kişide kaybettiğimiz bütünlüğün izini ararız. Birine sarıldığımızda hissedilen huzur, belki de ilk bütünlüğümüze dönüşün kısa bir provasından başka bir şey değildir. Bugün biriyle karşılaşıp “sanki onu yıllardır tanıyorum” dediğimiz o an, belki de bu mitin anlattığı kadim hafızanın gün yüzüne çıkmasıdır. Bazen bir bakış, bazen bir dokunuş, bazen sadece aynı masaya oturup aynı cümleleri kurmak bile “bir şeyin yerine oturduğu” hissini verir. Aradığımız kişinin o olup olmadığından emin olamadan yine de içimizde bir çağrı hissederiz. Belki de aşkın mantıkla açıklanamayan tarafı da tam buradadır

Bu mitin çok ilginç bir tarafı da cinsel yönelimleri doğal bir çeşitlilik olarak anlatmasıdır. Androgynos bedenlerden kopanların kimi erkeklere, kimi kadınlara, kimi her ikisine yönelir; Aristophanes bunu ahlaki bir çerçeveye sokmadan, bir doğa hali olarak aktarır. Yani aşkın yönünün değil, kökenindeki eksikliğin belirleyici olduğunu söyler. Kısacası mesele kime aşık olduğumuz değil, neden aşık olduğumuzdur. Çünkü yönelişler farklı olsa da arayış aynıdır: kayıp parçayı bulmak.

Mitin en çarpıcı diğer kısmı ise, insanların bölündükten sonra yaşadığı derin sarsılmayla ilgilidir. Bedenleri yarılan insanlar ilk zamanlar öyle bir şaşkınlık ve özlem içinde kalmıştı ki birbirlerine sarılıp açlıktan ölmeye bile başlamışlardı. Çünkü insan kendi parçasını bulduğunda ondan ayrılmak istemiyordu. Bu neredeyse trajikomik bir ayrıntıdır ama bir o kadar da tanıdıktır. Aşkın insanı yemek yemeyi, uyumayı, kendi hayatını ihmal edecek kadar derinden etkileyebilmesinin mitolojik kökeni burada yatıyor olabilir.

Bu hikâyeyi bugün hâlâ bu kadar etkileyici yapan şey, insanın varoluşuna dair çok sade ama bir o kadar güçlü bir gerçeği dile getirmesidir: Eksiklik, bir kusur değildir; insan olmanın temelidir. Eksik olduğumuz için insanlara yöneliriz, bağ kurarız, sevilmek ve sevmek isteriz. Kendimizi yalnız hissettiğimizde, kalabalık bir şehirde bile boşluk duyduğumuzda, birine tutunduğumuzda, yeni bir ilişkinin heyecanında ya da bir ayrılığın acısında hep aynı hikâyenin izleri dolaşır. İnsan, ta en başından beri tamamlanmak istiyor. Bugünün insanı modern şehirlerde, ekranların arasında, ilişkilerin hızla kurulduğu ve hızla çözüldüğü bir dünyada yaşıyor. Yine de temel duygu değişmiyor. Bir mesajın gelmesini beklerken, birinin ilgisini kaybetmekten korkarken, bir ilişkiden çıkıp “sanki içimden bir şey kopmuş gibi” derken aslında aynı hikâyenin içindeyiz. Eksiklik hissi geçmişin değil, bugünün gerçeği. İnsan ne kadar güçlü, bağımsız, kendi başına yeterli olduğunu düşünürse düşünsün, içindeki o kadim boşluk bir yerlerde kendini hatırlatıyor. Aristophanes’in binlerce yıl önce anlattığı bu mit, aşkı romantik bir masala dönüştürmüyor; tam tersine insan olmanın kırılgan ama bir o kadar da güçlü yanını gözler önüne seriyor.

Aristophanes’in bu miti, aynı zamanda insanın toplumsal varlık olarak nasıl kurulduğuna dair önemli bir antropolojik çerçeve sağlar. Bu hikâye, insanın “eksiklik” deneyimi üzerinden başkalarıyla ilişki kurma zorunluluğunu vurgular. Modern antropolojik kuramlar, insanın biyolojik bir varlık olmaktan çok, ilişkiler içinde var olan bir “bağlantısal özne” olduğunu söyler. Yani insan, ancak diğerleriyle kurduğu ilişkiler sayesinde kendini tam hisseder ve kimliğini bu ilişkiler üzerinden inşa eder.

Aristophanes’in miti, eksikliği bireysel bir kusur değil, insanlığın paylaştığı evrensel bir deneyim olarak yorumlar. Bu açıdan eksiklik, toplumsallığın kurucu unsurudur. İnsanlar kaybettikleri yarımı ararken aslında bir topluluk, bir aidiyet, bir karşılık bulma çabası içindedir. Bu durum, günümüzdeki bağlanma biçimlerinden romantik ilişkilerin kırılganlığına, yalnızlık deneyiminden modern şehir yaşamındaki yabancılaşmaya kadar pek çok sosyal olguyu anlamak için hâlâ geçerlidir. Mite göre insan, varoluş gereği “tamamlanma arayışındaki bir varlık”tır ve bu arayış insanı hem zamana hem mekâna yayılan bir ilişkisellik içinde taşır. Böylece eksiklik, bireyi toplumla, diğerleriyle ve insan oluşunun en temel duygularıyla bağlayan antropolojik bir motora dönüşür.

Belki de tüm bu hikâyenin özü tek bir cümlede saklıdır:
Eksik olmasaydık birbirimizi aramazdık.
Arayış belki de hiç bitmeyen, en insani hâlidir.

Hybrid Marketplace of Ideas (Melez Fikir Pazarı)

Dijital Kültürde Fikirler Kime Ait?

“Hybrid marketplace of ideas” kavramı, dijitalleşmenin ve özellikle yapay zekâ (AI) destekli bilgi üretiminin hızla yaygınlaştığı günümüzde, fikirlerin, kültürel anlamların ve bilginin üretim sürecinin yalnızca insanlar tarafından değil, insan ve insan-olmayan aktörlerin (non-human agents) ortaklığıyla şekillendiğini anlatmak için ortaya çıkmıştır.
Bu kavram, klasik “marketplace of ideas” (fikir pazarı) anlayışının genişletilmiş bir versiyonudur. Geleneksel fikir pazarı, kamusal alanda fikirlerin özgürce dolaştığı, karşılaştığı ve rekabet ettiği bir alanı ifade ederken; “hybrid” versiyon bu alana algoritmaların, yapay zekâların, platformların ve veri sistemlerinin de aktif katılımını vurgular.

Antropolojik olarak, fikirlerin üretimi, paylaşımı ve dolaşımı her zaman kültürel bağlam içinde gerçekleşmiştir. Ancak dijital çağda bu süreç sadece insan ilişkileriyle sınırlı kalmamaktadır.
Günümüzde:

  • Sosyal medya algoritmaları hangi fikirlerin görünür olacağını belirler.
  • Yapay zekâ araçları (örneğin ChatGPT gibi modeller) fikir üretiminde “yaratıcı ortak” haline gelir.
  • Platform ekonomileri (YouTube, TikTok, X vb.) fikirlerin “değerini” beğeni, tıklanma, paylaşım oranı ile belirler.

Bu yeni yapı, kültürel üretimin hem teknolojik bir ağ içinde, çoklu aktörlerin etkileşimiyle oluştuğu “melez” bir sistem yaratır.

Antropoloji açısından “hybrid marketplace of ideas” kavramı, üç önemli dönüşüm noktasına işaret eder:

Bilgi Üretiminde Aktörlük Değişimi:
Bilgi, artık yalnızca insana özgü bir üretim biçimi değildir. Algoritmalar, veri tabanları, yapay zekâ sistemleri insanın bilişsel sürecine eşlik eden, hatta yön veren “kültürel aktörler” olarak konumlanmaktadır.

Bu durum, aktör-ağ teorisi (Actor-Network Theory) ve post-humanist antropoloji yaklaşımlarıyla doğrudan ilişkilidir.

Kültürel Değer ve Görünürlük Mekanizmaları:
Dijital melez pazarda fikirlerin değeri, artık rasyonel tartışma ya da entelektüel derinlikten ziyade algoritmik görünürlük ile belirlenmektedir. Fikirlerin “değeri” beğeni, etkileşim, paylaşım ve platform politikaları tarafından yeniden tanımlanır.

Otantiklik ve Yaratıcılık Tartışması:
İnsan ile makine tarafından üretilen fikirlerin birbirine karıştığı bu ortamda “orijinallik” ve “otantiklik” kavramları bulanıklaşır. Antropolojik olarak bu, kültürel mülkiyet, yaratıcı ajans (creative agency) ve etik paylaşım gibi konuları yeniden düşünmeyi gerektirir. “Kimin sesi duyuluyor?”, “Kimin bilgisi dolaşıma giriyor?” ve “Kültürel üretimde kimler görünmez kılınıyor?” gibi sorular, bu kavramın merkezindedir.

 “Hybrid marketplace of ideas” yalnızca kültürel üretimin melezleşmesini değil, bilginin doğasının dönüşümünü de ifade eder. Bilgi artık; kodlar, veriler, görseller, dil modelleri gibi çoklu biçimlerde dolaşan, insan deneyiminin sınırlarını aşan, hem kolektif hem de algoritmik üretim süreçlerine dayanır.

Bu, antropolojide bilginin emik (içerden) üretimi ile etik (dışardan) temsil arasındaki sınırları da sorgular: Artık alan araştırmacısı, yalnızca gözlem yapan değil, dijital ağlarla birlikte “bilgi üreten” bir varlıktır.

Bu durumun elbette çeşitli riskleri bulunmaktadır. Bu yeni “melez fikir pazarı” denilen ortam, yani insanların ve yapay zekânın birlikte fikir ürettiği dijital alan, bazı riskleri de beraberinde getiriyor. Öncelikle sosyal medya algoritmaları hangi fikirlerin daha görünür olacağına karar veriyor. Bu durum derin ya da eleştirel düşünceleri değil, daha kolay tüketilen içerikleri öne çıkarıyor. Yapay zekâ sistemleri de kendi eğitim aldığı verilerdeki önyargıları yeniden üretebiliyor; böylece bazı sesler ve bakış açıları sistematik olarak geri planda kalıyor. Küresel dijital ortam, yerel kültürleri zayıflatıp herkesin benzer şeyler düşündüğü ve ürettiği tek tip bir kültür yaratma eğiliminde. Bir diğer sorun, bir fikri ya da yazıyı kimin ürettiğinin artık net olmaması. İnsanla makine üretimi birbirine karıştıkça özgünlük, emek ve yaratıcılık kavramları anlamını yitiriyor. Ayrıca dijital üretim araçlarına erişimi olanlar fikirlerini daha kolay duyururken, imkânı kısıtlı olanlar görünmez hale geliyor. Bu da fikirlerin eşit şartlarda yarışmadığı, kimin sesinin daha çok duyulduğunun teknoloji tarafından belirlendiği bir dünyayı ortaya çıkarıyor.

Bu kavram, antropologlara şu temel soruları yöneltir:

Kültür artık yalnızca insanlar arasında mı üretilir, yoksa teknolojik sistemlerle birlikte mi?

Bilginin değerini kim / ne belirler?

Dijital emek, kültürel üretimde nasıl bir yer tutar?

Algoritmalar, kültürel normların yeniden üretiminde nasıl rol oynar?

BİRİ SİZİ BULMAYA ÇALIŞIYOR; HATIRLAMA, UNUTMA, ARAYIŞ VE KİMLİKLER

Kendi hayat hikâyeni yazmak? Kendi hikâyeni bilmek? Kimliklerimiz hikâyeler ile şekillenir. Genelde hâkim bir problem hikâye vardır ve biz günlük hayatımızda kendimizi ifade ederken, anlatırken bu hikâyeyi taşırız masaya…

Kendimizi oluşturma esnasında ötekine ihtiyacımız vardır. Psikiyatrist/ Psikanalist Mutluhan İzmir “Öznenin Diyalektiği” kitabında der ki: “İnsan kendisini, ancak başka bir insanın bilincinde insan olarak tanımladıktan sonra insani bir varlık olarak görebilir. Bu nedenle bilinç kendi varlığından emin olmak için, kendisini sadece kendisinin bilmesiyle yetinmez.” der. Öteki ile temasım sürecinde bilme eyleminde tek değilimdir aslında. Aynı zamanda bu temas esnasında her zaman süreç doğru işlemeyecektir. Bu yolculuk esnasında kişi “içselleştirmiş baskın hikâye” ile baş başa kalır. Bu baskın hikâye dışarıdan gelen uyarıcılar ile kişinin kendisine yüklediği anlamlardır. Hangi davranış uyarıcılar ile oluştuğu ve kendi hikâyesinde yüklediği anlam realitedir. Kişinin kendisine anlattığı hikâye varoluşuna verdiği anlamı ifade eder. Görüş soyut bir kavramdır, ancak yaşantılarla var olan kavram somut hale gelir (yani deneyim ile). Deneyim sürecinde; yüklenilen anlam_ kullanılan dil_ ifade ediliş biçimi_ öznel gerçeklikler_ bilişsel şemalar hâkim hikâyenin alt metnini verir bize. Problemler kişinin kendi benliğinden bağımsız hale gelir. Kişi güncel olayları bu yaklaşımlar ile adlandırmaya başlar.

Güncel hayatımızda sürekli olarak anlatı halindeyken aslında kısa kısa hikâyeler yazarız, bazen başı sonu olmayan, hatta bazen sanrısal olan, tahminimce diye adlandırdığım ötekine ait olan hikâyenin devamını getirme ihtiyacı hissedecek kadar hikâye yazarlarıyız hepimiz.  Yarım kalan hikâyeleri içimizde tamamlama ihtiyacı hissederiz, anılarımızı yine bir hikâye içinde anımsarız, hatta bazen olmasını istemediğimiz anları, hatıraları yine hikâyemiz içinde değişikliğe uğratırız. Devamlı olarak bir hikâye içinde yaşayan yazarlarız.

Bazen bu hikâyelerde arayışlar mevcuttur. Eskiyi sonlandırıp yeni hikâyeler yazmak isteriz. Hayalini kurduğumuz o hikâyenin içinde yer almak isteriz. O hikâye “içselleştirdiğimiz hâkim problemi” iyileştirmek adına başlayan yolculuktur. Ne olursa hikâye tam olarak eksiksiz hale gelir? Herkesin verdiği farklı bir cevap olacaktır. Herkesin arayışta olduğu fakat ne aradığını bilmediği ve eksiklik olarak nitelendirdiği bir madde vardır. Fakat acaba arayış hikâyenin nihai sona ulaşması mı yoksa zaten bitmeyen hikâyeler mi bizi hayatta diri tutan faktörler olur? Doğamız gereği hiçbir son bizi hiçbir zaman tatmin etmeyecektir.  

Geçmiş ve an her daim hayatımıza giren her bir kişi ile yapı söküme uğrayacak ve daima hikâyemize bir iz bırakacaktır. Bu kaçınılmazdır. Hikâyelerimizde karşılaşmalar çatışmalar olacaktır. Bu hikâyemizdeki hâkim anlayışı sorgulamamız için bir fırsattır. Güncel olayları anlamlandırma şeklimiz bizi ele verir. Çünkü bazen ilk temasımız olan hikâyenin önemli bir kısmı olan ailede; bazı kullanılan sözler hikâyemizde dominanttır. O söz ne derse hikâye oraya doğru gider. Farkındalık burada önemli hale gelir.  Kendiniz ile ilgili en çok kullandığınız tanımlar çoğu zaman aile ve dış faktörler ile öğrenilmiş ve hikâyede yer almış kavramlar olabilir. Hatta sizin eksiklik ve ya boşluk olarak nitelendirdiğiniz şeyler bile oradan referans alınmış olabilir. Hâkim hikâyeniz sizi çıkmaza sürüklüyor ise, hikâyeniz içinde günlük dile saklanmış tanımlar oldukça önemli yer tutar. Dolayısıyla kişinin kendini algılama biçimi değişirse yaşam anlamı değişir. Dolayısıyla hikâyesi de başka bir yöne evrilebilir.

Bu noktada Marc Auge’nin “Biri Sizi Bulmaya Çalışıyor” kitabından alıntı yaparak, muazzam anlatımı ile konuyu pekiştirmek isterim.

“O gece Juilen’i uyku tutmadı. Zihni darmaduman olmuştu, kendi kendine konuşup durdu, Claire’i sorguya çekti, ona cevaplar verdi, sorular ve cevaplar üretti, imkânsız bir konuşma hayal etti. ( burada kişi kendi ve karşıdaki kişi ile tanışıklık gereği oluşturduğu ortak hikâyeden çıkıp, kendi hikâyesi ışığında karşıdaki kişinin hikâyesinden habersiz başka bir hikâye yazmaya girişir.)

İşte o sanrısal konuşma;

“Kök, fena bir kusurdur sevgili Claire; ilk günah hikâyesiyle Hristiyanlık bunu çok güzel anlatmıştı.

Kusur: Eksiklik. Farz edelim ki babanı tanıyorsun (tanımanın ne anlama geldiği konusunda burada münakaşa etmeyeceğim), babanın babasını yahut büyükbabanın babasını tanıyor musun?  Kök nerede son bulur? Köklere, mirasa ve geleneğe sahip çıkmak, zengin olduklarına inanan kişilerin küstah tutumudur.

Şecere: Sülale. Şecerenin varlığına inanmak için geçmişten medet ummak, ruhen yoksul olanların zenginliğidir.

Geçmiş: Nevroz. İster üzerine yapışsın, unutmalara, inkârlara, kabul ve itiraflara rağmen kurtulamayacağın ölümcül bir elbise olsun, ister eksikliğini hisset ve bir baba yahut sıkıca tutunacağın bir şeyi aramaya koyul… Bir şeyden kaçmak ya da onu aramak, o şeyi dönüştürmeyi istemektir daima: Var olabilmek için yepyeni bir geçmiş ihtiyacı

Fakat geçmiş yalnızca yanılsamalar ve yalanlarla doludur. Önemli olan buluşmalar, karşılaşmalardır; yaşamlarımızın paralel sürüklenmesinde daima mümkün ama asla kesin olmayan bir çakışmanın eli kulağında olmasıdır. Karşılaşma, ütopik bir şey değildir, yakında bir yerde, bir zaman vuku bulur. Geçmiş bir vaatte kökünü bulan mitik bir geleceğin rüyası yahut yeniden kazanılacak kayıp cennetin kısır döngüsü değildir. Buluşma çok daha mütevazı, çok daha bayağıdır: daima mümkün ama asla kesin olmayan bir olay işte, beklentisi dahi kişileri intihardan toplumları parçalanmalardan korur.

Hayatımda birkaç karşılaşmam oldu. İnsanlarla, manzaralarla, anlarla. Psikanalistleri çok dinlediğin için şimdi bana karşılaşmaların asla rastlantı eseri olmadığını, onların zaten içimizde taşıdığımızı, bir karşılaşmada kendimi tekrarladığımı, her karşılaşmayı tekrarladığımı söyleyeceksin. Düşündüklerinden çok daha fazla dindar olan o psikanalistler ya fazlasıyla Pascal okumuşlarsa (Beni zaten bulmuş olmasaydın, aramayacaktın). Ya daima mümkün ama asla kesin olmayan bir olayın vuku bulabileceği muazzam boşlukta hissettiğimiz baş dönmesini önlemek için kayıp ve özlem duyulan cennetin kısır döngüsünü sonlandırmaya kendilerini acayip kaptırdılarsa?

Hayatımda birkaç karşılaşmam oldu. İnsanlarla, manzaralarla, anlarla. Her birinden sonra artık ben aynı ben değildim. Astigmat gözlükleri ve titrek neşterlerle ruh doktorları dudaklarını yalayıp bu karşılaşmaları teşrih ediyorlarsa ve nihayetinde geçmişten bir parça çekip çıkarıp koydukları teşhisin bir tasdiki gibi zafer nidasıyla ellerinde sallıyorlarsa bu gerçekten zerre umurumda değil.

Bildiğim tek şey var: her bir karşılaşmadan sonra artık ben aynı ben değildim; her biri gidişatımı hafifçe saptırıp yeniden yönlendirdi. Bir karşılaşma yarın ya da yakında ya da belki birazdan gerçekleşir, bu minik ama eli kulağında değişimin kesinliği sayesinde hayatta kalırım ancak.

Babanı aramaya devam et küçük Claire, fakat bir gün gelip karşına dikildiğinde senin onu yeniden bulma arzundan daha fazlasını anlayacaksın. Daima mümkün ama kesin olmayan bir buluşmaya yönelik doyumsuz arzuya gelince, köklerine dönmek bu arzuyu tatmin etmeyecek.”

DİJİTAL KÜLTÜRÜN İLİŞKİLER ÜZERİNE KURGULADIĞI TAKTİKSEL PERSONALAR

Adını Koymadıklarımız, Sınır Koymadıklarımızdır.

Dijital kültürde sık sık yetkin olan-olmayan kişilerin kadın-erkek ilişkilerine dair yaptıkları önerileri bolca görüyorsunuzdur. Yetkin olan etkileşim almak adına ilginç başlıklarla manipüle etmekte, üstelik yetkin olan kişiler arasında oluşan fikir ayrılığının yanı sıra bilgi karmaşası oluyor. Bu sefer kavga eden iki insanın arasında kalan o kişi gibi, bir ona bir ona bakarken buluyorsunuz kendinizi. Yetkin olmayan ise, kendi kişisel deneyimini herkese mal edip, genel bir yargıya varıyor. Fakat bu kişiler konunun özü gereği, toplumsal ve kültürel tarafını hem de bireysel dilini ve deneyimini göz ardı ediyorlar.

Hadi gelin biraz netnografi yapalım.

(Netnografi; etnografik araştırma tekniklerinin online ortama uyarlanarak tüm dijital iletişim kanallarında bulunan farklı insan topluluklarının veya kültürlerin, davranışlarını, tutumlarını ve sosyal etkileşimlerini anlamaya çalışmaktır.)

Konuşma içeriklerine baktığınızda;  partner şunu yaparsa şu demek, bunu yaparsa bu demek, kadın böyle davranmalı, erkek böyle olmalı vb. söylemler duyuyorsunuz. Bolca taktik videoları, bolca tavır ve davranış modelleri dayatmaya maruz kalıyorsunuz. Sizlerden içeriklerinizi aldılar ve daha sonra yerine koyacakları yeni şekli davranışlar öneriyorlar.

Peki, sizce neden toplumun bu kadar öneriye ihtiyacı var?

Öncelikle self-imajın her şeyin önüne geçme meselesi. Ben ve ben’in arka planına bakmadan, önüne sunulanın seçimimizde ya da konuyu değerlendirme biçimimizde etkili oluyor olması. Peki, ben- kimlik neden bu kadar uzakta? Öğrenme yerine sadece bilme eylemi, derine inmeden her şeyi yüzeysel değerlendirmeye veya konunun kendi merkezinden uzaklaşmasına sebep oluyor. Burada kişi olayı, durumu veya duyguyu bireysel olarak analiz etmeye yeltenmiyor bile, sunulan kısa ve fazla zaman çalmayan videolardan bilgi alıyor. Aslında bunun yanında kaybettiği ben yerine sahte ben oluşturmaya başlıyor.  Burada örnek vermem gerekirse, kitlesel histeri vakası örnek olarak verilebilir. Bir kız yurdunda yaşanan psikolojik salgın, yani aslında gerçek olmayan, psikolojik alt yapılı biyolojik reaksiyon veren hastalık belirtileri. Herkesin aynı belirtileri gösterdiği fakat yapılan tetkiklerde herhangi bir biyolojik sebep bulunmayan, alt yapısının psikolojik olduğu tespit edilen bir olaydır.  Gelelim bizim konumuza dijital yalnızlık ve ilişkiler üzerine yaşananlara kitlesel histeri diyebilir miyiz? Evet diyebiliriz 🙂 Peki, kitlesel histeri en çok hangi toplumlarda yaşanır? Stres düzeyi yüksek olan toplumlarda.

İşte tam da bu nokta önemli. Toplum içindeki bireyler tam da bu noktada her şeyi almaya ve inanmaya hazır hale gelirler. Yayılan bu videolar çok fazla izlenme alıyorlar. Yaptığım netnografik gözlemde; ilişki taktikleri, travmatik bağlanma biçimleri, erkek nasıl bağlanır, hangi hareketler kadını çekici yapar, vazgeçilmez kadının özellikleri, ilk buluşmada hesabı kim öder vb. başlıklı videolar oldukça izlenme almış görünüyor.  Cinsiyet bazlı tavsiyelere baktığım zaman, genelde erkeği bağlama konusunda taktikler ve erkeğin duygu hissetmesinin zor olduğu, sorun istemediği _her zaman konfor aradığı, onu arayıp sormayan kadınlardan hoşlandığı yönünde alt başlıklar mevcut. Kadınlarda ise; erkek nasıl bağlanır, kadın nasıl çekici olur, dişi görünmek için püf noktalar vb. başlıklar anlatılıyor. Aynı zamanda kadının daha çabuk duygusal bağlanma yaşadığı, sevgisini hemen belli ettiği_ oysa saklaması gerektiği dikte ediliyor. Bir de en çok dikkatimi çeken “giden erkek geri gelir mi?” başlıklı videolar çokça mevcut. Her erkek “Narsisit, Love bombing, Gasligthing ve ya Ghosting uygulayan taraf olarak, kadın da maruz kalan taraf olarak anlatılıyor. Acaba gerçekten böyle mi? Yoksa bize böyle mi öğretiliyor? Patriark düzen yine burada da bize diyor ki; erkek bir köşede çabadan uzak, krallar gibi muamele görsün, rahatsız edilmesin, konforlu hissedilsin, kadın ise arzu edilmesi için, duygusundan beri dursun, hep çekici ve dişi olsun, hep evet diyerek erkeği bağlasın, taktik uygulayan çabalaması gereken hep kadın olsun.

Her şey gerçekten bu kadar karmaşık mı? Yoksa biz mi karmaşıklaştırıyoruz? İçeriklerimiz boşalınca doldurmanın tek yolu olarak ilişkiler olarak mı görüyoruz?

Nietzsche Ağladığında, kitabında evli olan doktor Breuer hastası olan genç ve güzel Bertha’ya karşı şevk duyuyor, sürekli onu saplantılı bir şekilde düşünmekten kendini alıkoyamıyor. Bu konu hakkında Nietzsche’ye bahsettiğinde Nietzsche şöyle diyor;

“Belki de bu adam kendi varlığının korkunçluğunu gördü ya da önemsizliğini, yaşamın geçiciliğini ve raslantısallığını gördü. Duyduğu ham bir korkuydu ve dayanılmazdı. Ancak bir gün şehvetin korkuyu azalttığını keşfetti ve şehvetin zihnine girmesine seve seve izin verdi, hem de hiçbir başka düşünceye yer kalmayacak kadar, ama şehvet düşünemez, sadece arzular ve hatırlar.  Çok geçmeden tüm varlığı ıvır zıvır ile doldu. Bir gün bir şeylerin aksi gittiğini fark etti ve bu ıvır zıvır arasında aksi giden şeyi arıyordu. Cevap orada saklıymış gibi zihnindeki çöpleri eşeleyip duruyor, üstelik benden onunla birlikte eşelememi istiyordu.”

Sanırım daha güzel anlatılamazdı, huzursuz toplum, stres altında ve yalnızlaşmış toplum; zihninde çöplükler oluşturuyor, sonra bu da onları tatmin etmeyince yarattığı ve yaratılan çöplüğü eşeleyip sorunu bulmaya çalışıyordu. Günümüzdeki yaşanan olay tam da bu; kısa kısa yaşanan hazlar, adı konmayan ilişkiler, ilişkinin ilk evresi ile baki kalan köpürtülmüş duyguların hazin sonu. Sevgi dili dışarıdan alınan bir takviye olmaz, kendi içinizde deneyimledikçe keşfettiğiniz bir haldir. Bireyseldir. Evrensel olan tek şey sevginin cinsiyet rollerinden bağımsız saklanması gereken değil,  gösterilen ve görünen bir şey olması duygunun hamurunda vardır. Sevgi taktikle inşa edilemez, sevgi hissetmek çabasızdır. Sonrasında İlişkiye evrilen sevgi emek ister. Sevgi olduğu yerde duramaz, gelip muhatabının yanına dikiliverir.

Sosyal medyaya bakınca toplum yüklenilen bu rolleri hiç itiraz etmeden üzerine giymiş durumda, insani değer, anlık bireysel keyfin yerine geçti.  Ben-sen ilişkileri yerine ben-şey ilişkileri yerine aldı. Karşıdaki kişiyi nesneleştirme, eşya olarak görme, seçenekleştirme, işlevine indirgeme, çabucak tüketme ilişkileri moda oldu. Ben-sen bir bütün olmaktan çıktı. Bütünün içinde bireysel olma halinden çok, ki sağlıklı olan bu. Bütün kurmaktan ziyade kişiden çok yaşadığı hazza odaklanan, o haz duygusu ile bütünlük kuran ve o haz bittiği anda son kullanma tarihi biten ilişkiler furyası aldı.

Engin Geçtan “Hayat” kitabında seans esnasında genç bir adamın kız arkadaşından bahsederken; uzak bir ülkeye seyahat edeceğini anlatırken “Onu da götüreceğim.” der. Geçtan der ki, şaşkınlıkla sordum, “Götürüyor musun? Ondan bir paketmiş gibi bahsettin.” der.  Nesneleştirmenin en güzel örneği olabilir.

Demir ( 2016) “Dijital Aşklar” makalesinde ,” Çerçevesi çizilmesi muhal bu dijital serüvende bağlılık denen şey, zoraki yürütülen bir sonsuzluk hissi değil, aksine her an ışık hızında değiştirilip iade edilmiş bir tüketim nesnesidir. Aşk bu bağlamda ansızın içine düşülen beklenmedik bir durum değil, formülüze edilmiş dijital bir tasarımdır.” der.

Hadi birazda “sınır kaybı” konuşalım.

Sınırlarımız bizi güvende hissettirir. Rolle May “Yaratma Cesareti” kitabında akıl hastanesinde bulunan hastaların koridorda yürürken ellerini duvara sürterek yürüdüğünü söyler, çünkü oraya kapatıldıkları için sınırlarının yok olduğunu ve bu yüzden güvensiz hissettiklerini ve güvende hissetmek adına duvarla sınır çizdiklerinden bahseder. Dijital dünyanın etkisi ile yeni nesil ilişkilerde “başlangıcı ve sonu olmayan, hatta adı olmayan”  ilişki yaşama biçimleri türedi.  Düşünün ki bir kitapçıya gittiniz, hiçbir kitabın adı yok, onu nasıl bulabilirsiniz? Bütün kitapları açıp içini okumanız gerekir. Bir kitabı diğer kitaplardan ayıran şey öncelikle adıdır. Tüm insanların, ülkelerin, şehirlerin, semtlerin, hatta dönemlerin, eşyaların bile bir adı vardır. Başı ve sonu vardır. Çünkü sınırlar olmazsa düzen olmaz. Birini birinden ayıran onun sınırları ve adıdır.  Nerede olduğunu bilen insan güvende hisseder. 

Yani uzun lafın kısası, adını koymadıklarımız, sınır koymadıklarımızdır.

Ve evet tam da bu yüzden çıkma teklifi geri gelsin 🙂

Gökçe Geyik

MAHREMİYETİ KORUYAN “MİSAFİR ODASI” TOPLUMUNDAN, SOSYAL AĞLARIN “ŞEFFAFLIK TOPLUMUNA”

Eskiden evlerimizde misafire ayrılmış odalar olurdu. Kapısı kapalı olan, diğer odalardan daha gösterişli, daha büyük olan ve asla evin içindeki bireylerin kullanımına açık olmayan misafir odaları…

Peki, misafir odası kültürü nasıl oluştu? Nasıl ortaya çıktığı konusunda Yalın Alpay’ın aktardığı tarihsel nedenleri paylaşacağım.

Osmanlı devletinde; kamusal alanlar çeşitli tehditler oluşturabiliyordu. Bu durumdan kaynaklı, kahvehaneler sıkça açılıp kapanıyordu. Kamusal alanlar devlet tarafından sıkı denetim altında tutuluyorlardı.  İnsanların sosyalleşebileceği alanlar mecburen kamusal alandan evlere taşınmıştı. Fakat ev “mahremiyeti” temsil ediyordu. Bu mahremiyeti korumak adına misafir odası kültürü oluştu. Misafirlere ayrı bir oda ayrıldı. Amaç evin mahremiyetini korumak olsa da örtük olarak; misafirin çok kıymetli olduğu, çok önem verildiği vurgusu vardı. Odanın içerisine baktığımızda koltuklar birbirine uzak, oda ve masa oldukça büyük oluyordu. Bunun sebebi aslında yine mahremiyeti korumaktır. Aynı zamanda halimiz vaktimiz oldukça yerinde mesajı vermek adına oldukça yeni gösterişli eşyalar bulunuyordu. Mahremiyetin önemini anlatan bir başka olay ise, Osmanlı devleti dönemi zamanında İstanbul sokaklarının çıkmaz sokak olmasıdır. Bunun nedeni ise, bir başka mahalleye giderken yabancının o sokağı kullanmamasıdır.

Peki, şimdi misafir odalarından bahsetmek mümkün mü? Maalesef hayır. Artık evler oldukça küçülüyor, hem insanların sosyalleşebildiği oldukça fazla kamusal alan da mevcut.  Bu kültürün köreldiğini görmekteyiz. Bu tarz gelenekler toplumumuz açısından oldukça önemlidir. Alver’e (2018)göre;

“Bütün toplumu ve insanı bir arada tutan el, onların arasına ince ince yerleşen harç, onları kavimleştiren bir temel. Buralarda üretilen, anlamlandırılan, izah edilen ve hayata salınan kodlar, şifreler, diller, söylemler, hissiyatlar, zihniyetler, bakışlar, düşünüşler ortamıdır gelenek. Bu kodların, şifrelerin, dillerin okunmasını, okunup hayata geçirilmesini hazırlayan bir ortam. Bir hayat tarzı, bir hayat eksenidir.”

Bu bağlamda gelenek ve kültürler, diğer kuşaklarla aramızdaki köprüyü kuran önemli unsurlardır. Modern dönem aynı zamanda misafir yoksunluğu dönemidir.  Misafir odaları, misafir yoksunluğu beraberinde mahremiyet alanlarının korunması konusuna gelecek olursak, mahrem yaşamdan, sosyal mecralar ile birlikte şeffaflık toplumuna döndük diyebiliriz.

Her şeyimizi, evimizi en mahrem alanlarımızı paylaştığımız, üstelik bir tık beğeniye sattığımız en özel alanlarımız görüntüleme sayısına indirgenmiş durumda.  Maalesef biz buna “ şeffaflık” diyoruz.

Chull Han’a göre( 2022); “Yeni dogma, şeffaflığın güven yarattığı” şeklinde, Şeffaflık toplumunu bir güven toplumu olarak değil, kontrol toplumu olarak görür. Chull Han ‘a göre(2022), sınırsız özgürlük ve sınırsız iletişim kontrol ve gözerime dönüşür. Sosyal medya giderek toplumsallığı disiplin altına alan  ve sömüren dijital panoptikonlara benzetir. Ve ekler;

“Dijital kontrol toplumu özgürlüğü yoğun bir biçimde kullanır. Bu da kendini gönüllü olarak ışıklandırma ve ortaya çıkarma sayesinde mümkündür sadece. Özgürlüğü sömürür.  Kontrol toplumu, sakinleri dış baskı nedeniyle değil kendi iç ihtiyaçları nedeniyle iletişime geçtiği zaman mükemmelliğe ulaşır, yani özel ve mahrem alan feda etme korkusu kendini utanmazca vitrine koyma ihtiyacına yenik düştüğünde.”

Chull Han’ın kitabında (2022) bir tabir geçer “ Mahremiyet sonrası( Post- Privacy)”  Bu tabir, sosyal ağların şeffaflıktan geri dönüşün olmadığını ve insanların kendini bu yeni duruma uydurması gerektiğini savunan düşünce. Aslında bu düşünce kişisel alan konusunun tehdit altında olduğunu gösterir. Psikanaliz açısından bakarsak insan kendine dair şeffaf olması pek mümkün değildir. Chull han(2022); “Şeffaflık zorlaması eksik olanın giderilmeyecek “ötekilik” karşısındaki saygıda mevcut olan “inceliktir.” der. Mesafe tutkusunu hayata geçirmeyi yeniden kazanmayı öğrenmemiz gerekecek gibi duruyor. Mesafe ve utanç iki önemli kavramdır ve bu kavramlar şeffaflığı asla zedelemez. Chull Han(2022) bu iki kavramın “ışıklandırabilir ve tüketilebilir” hale getirilmesinin sonucu olarak “ daha utanmasız ve daha çıplak bir dünyanın” olacağını söyler.

Mahremiyetimizi koruyacak bir sistemin içerisinde değiliz, pornografik, teşhirci ve kişilerin performans öznesi olduğu, utancın ve mahremiyetin kaybolduğu bir toplumdayız. İnsan mahremiyetini sergilediğinde değil, mahremiyetini koruduğunda ancak güvende hisseder. Sınırlarımız güvenimizdir. Rolle May (2024) “Yaratma Cesareti “kitabında, akıl hastanesinde hastaların koridorda yürürken, ellerini duvara sürterek yürüdüklerinden bahseder. Bunun nedeni oraya kapatıldıkları için sınırlarını kaybettiklerini hissettiklerini ve güvende hissetmek adına bu davranışı sergilediklerini söyler. Sınırlar güvendir ve biz bu güveni kendi elimizle kendimizden alıkoyuyoruz. Çünkü genele tabi bir hayat yaşıyoruz. Doğan Cüceloğlu geleneklerin toplum için çok önemli olduğunu ve geleneklerin yok olduğu toplumların çökmeye mahkûm olduğunu söyler. Geleneklerin bir noktada toplumumuzu ve kişisel sınırlarımızı koruduğunu görmüş oluyoruz.  Üstelik bu kadar kurallı bir toplumda güvenin bugüne göre fazla olması, şeffaflık diye adlandırdığımız, gelenekleri yok etme uğruna mahremiyetimizi zedelediğimiz bu dünyada güven bir sorun ve problemdir. Birçok kamusal alanın olması, sosyalleşmenin bu kadar kolay olduğu bu dönemde iletişim bozukluğu ve yalnızlık kol geziyor.

Öteki için vitrine dönüşen misafir odası kültüründen, mahremiyetin vitrine dönüştüğü bir dünya artık burası…

GÖKÇE GEYİK

KAYNAKLAR

Chull Han, B. (2012). Şeffaflık Toplumu.(Çev. H. Barışçan). Metis Yayınları.

Alver, K. (2018). Yerli Yerinde, İstanbul: İz Yayınları.

VİTA ACTİVA’DAN VİTA VİRTUALİS’E AKTİF YAŞAMDAN SANAL YAŞAM’A

SİZİNLE SANAL ( SOSYAL MEDYA ) SINIRLILIKLARINIZ ARASINDA

Hannah Arent’in  kitabı “Vita  Activa” Latince “hareketli, aktif yaşam “anlamına gelmektedir.  Burada kullandığı üç kavram vardır; emek, iş, eylem kavramları üzerinde durur.  Ona göre emek hayatta kalmak için sarf ettiğimiz bir çaba, iş, doğal değil, yapay bir çaba, eylem (action) ise; insanlar arasındaki etkinlik, insanlar arasında olma, tek başımıza diğerlerinden farklı olsak da çoğunluğa katılmamızdır.

“Eylem yaşamı” kavramına bakalım; o halde durmak bir eyle değil midir? Durmak bir eylemse durmayı bozduğumuz bir durumda eylemde bulunduğumuzu ve devam ettirdiğimizi kanıtlanmış mı oluruz.  Bu durumda eylemsizlik diye bir şey olabilir mi? Durmak ta dahil olmak üzere her eylem yaşamın yani “vita’nın” devamlılığını gösteriyor. Eylem eşittir, yaşam.

Arent, burada doğuma vurgu yapar, eylem bir doğumdur. İnsanın daima bir eylemle doğabileceğini öner sürer. Böylece insan eylemle yeni başlangıçlar sunar. Arent modern toplumu “ animal laboransa” benzetir. Çalışan hayvan tabirine indirgeyerek, eylem imkânının ortadan kaldırıldığını savunur.  Ona göre modern toplum bireyi pasif bir yaşam sürecine sokmuştur. Arent’e göre; modern zamanda bireyin “yaşam sürecinin akıntısına tamamı ile gömüldüğünü”, işlev görebilmek adına “kendi kendisini bırakıp, bireysellikten vazgeçmek” zorunda bırakıldığını savunur. Çalışmaya adanan yaşamın, hayvan türüne dönüştürülmeye çalışıldığını ifade eder.

Peki Arent zihniyeti eşliğinde günümüze bakacak olursak; bireysellik ön plana çıkarılmakta, egolar bihayli şişkin gibi duruyor. Chull han’ın ifadesine göre; çalışma ve performans toplumu, kendini her ne kadar özgür gibi görse de ya da bireysel olarak hareket ettiğini düşünse dahi, aslında her yere; kendi çalışma kampını yanında taşır. Bu çalışma kampında kişinin aynı zmanada gardiyan,, hem kurban, hem fail olmasıdır.” Bu şekilde kişi aslında kendi kendini sömürür. Ve psikolojik semptomlar el sallar.

Arent’e geri dönecek olursak, burada düşünceden bahsetmekte de yarar var. Düşünce eyelem kadar olmasa da vita activa açısından önemli bir kavramdır. Arent’e göre her ne kadar eylem, olumsuzlardan etkilendiyse de, bu olumsuzluklardan en az etkilenen “düşünce’dir.” Yazının başında “ durma” kısmına bu yüzden deyindim aslında, çünkü “durma eylemi” düşünceyi aktif kılar ve de düşünce vita için önemlidir. Etkin_olma durumunu gösterir.

Fakat burada değinmemiz gereken bir konu var; Arent!in atladığı bir konu, günümüzde vita activa” bir başka değişle “aktif yaşam” bihayli kutsanmıştır. Bu kutsanma ile birlikte “ kitlesel bir eksiklik hissi” ortaya çıkar. Sosyal medyada gördüğümüz her eylemin bizde ki görüntüsü eksiklik olarak görünür olur. Bu eksiklerin birikmesi sonucu yaşamdan geri kalma duygusu üzerine yoğunlaşır zihin, bu da kişinin yaşamında aksaklığa neden olur ve ya ait olmadığı eylemlerin içerisinde bulur kendini.

Okuduğum bir yazıda geçen “vita virtualis” yani sanal yaşam kavramı oldukça yerinde gibi duruyor. Hızlı, anlık ve bol paylaşımcı olmayı gerektiren tavır. Niçin tanımadığım insanlarla fotoğrafımı ya da fikirlerimi paylaşıyorum, “ kendine özgü” kavramı burada nerede duruyor, ya da nereye yerleştireme gerekiyor. Aslında burada “vita activa’nın” zıttı, “ vita contemplativa’yı” da anmak gerekir, yani derin düşünce; aktif yaşamdan daha üstün bulunan bir kavram. Kişiyi olması gereken kişi yapan şey öncelik olarak aktif yaşam değil, aksine tefekküre dayanan yaşamdır.

Arent der ki; bir olay ve ya olgu üzerine düşünürken öncelik olarak tüm fikirlerden sıyrılırım, var olan tüm fikirlerden, sadece salt kendi fikrim ve düşüncem ile baş başa kalıp o olay veya olgu üzerine düşünmemiz gerektiğini vurgular.

Peki, sanal ortam buna ne kadar müsait, düşünsel tefekkür tek başınalık istediği halde neden bunu sanal ortamda insanlarla yapmaya çalışırız? Arent “ insan olma durumu” kavramını aslında her türlü eylemin insanlar arasında yapılması gerektiğini söylerken burada çevremizden söz ediyordu. Sanal ortam ne kadar çevremizden oluşuyor. Tabi o siz ile sosyal ortamınıza koyduğunuz sınırlılık ile ilgili tabi. Sanallık olmadan düşünmek, fikir beyan etmek, öğrenmek, paylaşmak ya da eylemde bulunmak mümkün mü? Ya da derinleşmek? Ya da mümkün ise, performans öznesi haline gelen toplum içindeki bireyler ile ne kadar gerçek ve şeffaf olur tartışılır elbette.

Sanaldan gerçeğe geçme hem düşünce hem de eylem olarak zor gibi görünüyor fakat sanıyorum burada başka bir kavram aklıma geliyor; o da “verimlik” yaptığın düşünce, durma ve motilite (hareket gücü) , her türlü eylemde verimliliğin sorgulanması, sanıyorum bizi yaşamda tutan bir başka kavram olsa gerek, yaşamla bağ kurmamızı sağlayan bir başka eylem gibi görünüyor.

Aktif yaşam bataklığına düşmüş; aşırı üretim, aşırı performans, aşırı iletişim, aşırı pozitifliğin şiddeti içerisinde “insan” ne kadar kendine özgü yaşam performansı gösterebilir büyük bir soru işareti…

GÖKÇE GEYİK