İNSAN YALNIZ MI YOKSA SOSYAL BİR VARLIK MIDIR?

Aydınlanmanın ilk iki yüzyılı boyunca, insan doğasına asosyal, bencil ve anarşist olduğunu düşündüğü için toplum ve ahlakın insan doğasına aykırı olduğu konusunda hemfikirmiş gibi görünüyor.

Çoğu filozofa göre;  asıl doğal olan, bireylerin kendi kendilerine yeterli olmak ve kimseye bağımlı olmamak için sarf ettikleri çabadır.

Yaygın görüşe göre; insan doğasının bilincinde sadece kendi ihtiyacı olan ve onu elde etmek için uğraşmaya değer gibi görünen şeyler vardır.

MONTAİGNE

Daha 16.yy sonunda Montaigne; insanın hoşuna gittiği için değil de muhtaç olduğu için toplum içinde yaşadığını iddia etti. İnsan hür iradesinin peşinden gitme izni verirse, o insan yalnız olmayı tercih ettiğini, eğer başkalarıyla beraber yaşıyorsa, bu da güçlerini birleştirip kendine çıkar sağlamak için uğraşmasından dolayı olduğunu söyler.

Diğer kişilerden gelen destek, yardım ve güce karşı, bunun bedelini ödemeye ve çeşitli özel arzularından vazgeçmeye hazır olduğunu söyler.

Montaigne şöyle önerir; “Kendimizi, bizi bağlayan ve kendimizden uzaklaştıran tutkulu karmaşıklardan çekip koparmalıyız! Bu çok kuvvetli olan bağları çözmek gerekir; işte o zaman insan bir şeyi veya bir kişiyi seçebilir, ama yine de bir tek kendisi ile evlenmelidir.”

Özgür ve kimseye bağlı olmayan varlık olarak insan, diğerleriyle aramızdaki ilişkimizi zor bir duruma soktuğu için bağımlılığın işe yaramadığını söyleyen ilk filozof Montaigne’dir.

“Biz kendi varoluşumuzdan dolayı sahip olduğumuz hayatla yetinmeyiz, biz diğerlerinin kafasında hayal ettiği bir hayat sürmek isteriz ve öyle gibi görünmek için gayret ederiz.”

PASCAL

Pascal’a göre; mutsuzluğumuzun ortak sorumlusu bir ölçüde bu bağımlılıktır ve dolayısıyla kendimizi bundan kurtarmamız gerekir.

Pascal; olmamız gereken kişi, olmayı başaramadığımız için diğerlerinin hayatlarına odaklanmış olduğumuz görüşünü savunur.

LA BRUYERE

İnsan doğası gereği yalnız yaşadığına, toplumsal düşünmenin ve sürü içgüdüsünün insan uydurması olduğuna inanır.

“Kendi avladığı ganimeti paylaşmak insan işine gelmez ama paylaşır, çünkü herhangi bir sebepten dolayı fikir birliğine varmış olduğumuz dayanışma duygusu onun için bir kural haline gelmiştir. İnsan doğası gereği sadece bencil değil aynı zamanda doyumsuz ve asosyaldir.”

MACHİAVELLİ

İnsanın asosyal ve barbar doğasına karşı savaşılması gerektiğini görünüşü savunan ilk filozof Machiavelli idi.

Bilindiği üzere Machiavelli için toplum, insan doğasının bireysel ve kişisel meraklarını dizginlemek için önemli bir kontrol mekanizmasıydı.

Yoksa hayat istediğini elde etmek için herkesin bir diğerini öldürmeye çalıştı sürekli deva eden bir ölüm kalım savaşı olurdu.

Buna göre; insanın en büyük yeteneği, kişisel meraklarını bastırmak ve toplumu bir bütün olarak bireyin üzerinde tutmaktır.Bir toplumun bunu başaramaması durumunda, hayat sürekli devam eden bir savaş olurdu.

İnsanlar kurallara ve yasaklara uymasalardı, daimi bir iktidar mücadelesi içinde yaşıyor olurduk. Çünkü bireyin gayret gösterdiği şeyi elde etmesi için ona olanak tanıyan asıl şey güçtür.

HOBBES;

Prensipte bizim asosyal varlıklar olduğumuz ve diğerlerine olan bağımlılığımızın kendi kişisel korunma ihtiyacımızdan ortaya çıktığıdır.

Biz insanlar, diğer insanlarla bir araya geliriz çünkü bundan kendimize bazı çıkarlar sağlarız. Böyle olmasaydı eğer, kendi bağımsızlığımızı korur, yalnız başına mutlu olmayı ve kendi hayatımızla yetinmeyi öğrenirdik.

LA ROCHE FOUCAULD;

Hayatta kalmak ancak bir toplum içinde mümkündür.

İnsanın kendisini kontrolsüzce ifade etmesine izin veremeyiz. Eğitim ve kurallarla insanları ahlaki ve kurallarla insanları ahlaki olarak frenlemeyi önerir.

Ona göre; toplum içindeki hayat insanın ele avuca sığmaz iştahını savunur.

“Kendini her şeyin merkezinde gören kişi, her şeye hâkim olmak ister, bu yüzdendir ki bu hükümdara ona durmayı emreden yeterince katı toplumsal kurallarla karşılık vermeyi denemek gerekir. Aksi durumda, onun güce ulaşmak için ölçüsüzce çabalaması ve hâkimiyete olan bu açlığı tarihe yön verir.

IMMANUEL KANT

Ona göre insan asosyal bir toplumda yaşar. Yani toplum, insanın isteyerek katıldığı bir şey değildir, aksine, ihtiyacını tatmin etmek için razı olduğu bir uzlaşmadır.

Kant’a göre insan; doğası gereği yalnızdır. Fakat bununla beraber sosyal olarak da yeteneksizdir, bencil ve insan içine çıkmayan bu varlık üç temel ihtiyaç ile motive edilir.Güce olan açlık, maddi servete olan açlık ve şöhrete olan açlık.

İnsan yanında başka birine ihtiyaç duymadan da mal varlığını artırabilir; başka biri olmadan da malına, toprağına ve hayvanlarına hükmedebilir. Ama tüm bu yalnızlık içinde istediği saygınlığı nasıl bulunabilir? Saygınlık görmek için diğer kişilere de ihtiyacı vardır.

Kant’a göre; elde etmek üzere çaba sarf ettiğimiz ve yalnız başına ulaşamayacağımız saygınlığı bize göstermesi için topluma ihtiyaç duyarız.

İnsanın asosyal doğasının baskılanması gerektiği aksi taktirde insanlığın devamının olmayacağı konusu ile ilgili Kant’ın temel fikrine bugüne kadar hala bazı yönlerden sadık kalmış bulunmaktayız.

TAM TERSİNİ DÜŞÜNENLER

CİCERO; kendi yolunu takip et, başkalarının fikirlerinin seni yönetmesine izin verme.

DİDEROT; insanların eylemleri ne çıkarları hükmeder ama elde olanın önünde idealin eğilmesini engellemek içindir.

DR SADE; insanın bağımsız doğasını baskılamak değil onu kabullenmektir, yani “Her birey, kendi hayatının efendisidir.”

NİETZSCHE; eğer bir insan olabileceği en iyi kişi olmayı başarırsa, o zaman artık başkalarına bağımlı değildir.

Nietzsche için sahiplik, onaylanma ve güç, başkalarının iyi görüşü veya topluma yeterli uyum sağlaması değil, sadece bunun uğruna savaşarak ve bu savaşı kazanarak elde edilebilir.

Ben bir merakın ve isteğin veya bir özlemin peşinden giderken, o sırada aynı istek içinde olan başka biriyle karşılaşırsam onun iki seçeneği bulunur; “Bana katılırsa o bir köledir; ama bunu yapmak istemezse de düşmanım olacaktır.”

“Ben kölelerin ve rahiplerin arasında yaşıyorsam; onlar benim kölelerim olsunlar diye; ya çevremi değiştirip onları manipüle ederim ya da diğer kişiyi doğrudan rakip olarak görüp onu yenene kadar savaşırım.

Efendi ahlakı: kendi doğasına kendi isteklerine sahip çıkanların ahlakıdır.

Köle ahlakı; kendi zayıflıklarını bilen, bundan dolayı başkaları ile birleşen ve sadece hayatta kalma ile yetinenlerin ahlakıdır.

Ya yalnızlık içinde hüküm sür ya da sana karşı geleni boyunduruk altına al.

“Bir bireyin kendi yerini bulmasına izin verirsek, hiçbir rekabet ortaya çıkmaz. Çünkü o zaman kişiler artık diğerinin ne yaptığına bakmaz ve diğerinin istediğini istemezler.”

İnsanın, katlanılmaz yararlabildiğine inat yalnız kalmaya çabalamasını kabul ediyorum ve herhangi bir şekilde bağımlı olduğum diğer kişilerle birlikte yaşayabilmek için mantıklı sebeplerden dolayı bencil ihtiyaçlarımdan vazgeçme düşüncesini sindiriyorum.

Kendi kendime yettiğim için diğer kişilerle bir araya gelmekten ve benimle ilgilenecek birisine bağlanma ihtiyacından vazgeçtiğim sonucuna varıyorum. Kendi görüşüne göre, eğer kendi güvensizliklerime hükmedersem toplum içine yaşamak için hiçbir zorunluluğum yok.

BAŞKA BİR SEÇENEK VAR MI?

ROUSSEAU;

Bir insanın avlanmak, daha güçlü olmak ve belli bir hedefe ulaşmak için başka kişilerle bir araya geldiği doğrudur.

Ama bazen de sebepsiz yere bağlantılara girer. Başka hangi nedenin kişiyi diğer insanlarla bir araya getirdiği sorusunu kendine sorar. Ve bu sorunun cevabının aslında kendi doğasında yattığı sonucuna varır.

İnsan doğası gereği asla tek başına yaşayan değil de tam tersine daha çok sürü halinde yaşayan sosyal bir varlık olduğu sonucuna varır. Ona göre, önceleri insanın asosyal ve ilkel doğası da onun toplumdan yabancılaştırılmasının ifadesidir. Bunu bir ön koşul olarak değil bir sonuç olarak görür.

İki türlü sevme şekli vardır;

Bencillik/ Kibir; kibirlilik beni ihtiyacın olan şeyleri elde etmek için başkalarını kullanırım.

Özgüven / Kendini sevme; kendimi iyi hissetmek için zafere ulaşmaya çabalarım ve sonra buna zaferimi kanıtlayacak kişilere yönelirim. Kendi özgüvenimi artırmaya ve diğer kişi tarafından sayılmaya ihtiyacım olduğundan, bunu onunla temasa geçerek yaparım.

Yaşamak için topluma gereksinim duyduğunu anlamayan insan ya hayvandır ya da tanrıdır.

İnsan çıkar sağlamak için değil de diğer kişiler olmadan kendini eksik hissettiği için diğerleri ile bir araya gelir.

Kendini yalnızken eksik hissetmek, insanın doğasında vardır.

“Platon’un Gastmahl’indeki Aristofanes figürü ile ilişkilendirilir.Bu figür kendini eksik hisseder, dolayısıyla sahiplik, askeri başarı, sevgili edinmek için çabalar. Çocukları vardır ama yinede hiçbir zaman hoşnut değildir. Ta ki bir gün masaya oturduğunda biri ona şöyle diyene kadar: “Sen Aristofanes’sin, ben seni tanıyorum.” O kişi bunu söylediğinde Aristofanes kendini tamamlanmış hisseder.”

Yabani insan kendi içinde yaşar; buna karşılık, sosyal olan kişi daima kendi dışındadır ve sadece başkalarının onun hakkındaki görüşleri içinde yaşar.

Diğer kişi yoksa ben eksiğim, diğeri olmadan benim hayatımın anamı yok, yalnız olduğum zaman hayatıma bir anlam katamam.

LA BRUYERE

İnsan, doğası gereği asosyaldir; toplum, övgü ve değer bilme durumları ise onay ve saygı ihtiyacından oluşur.

ADAM SMİTH

Diğer kişinin orada olması ve bizi onaylaması yeterli değildir, onun bizim davranışımızı uygun bulmasına da muhtacızdır.

Mülk insanın temel ihtiyacı değildir, sadece insanın kendini daha tam hissetmesine izin verir.

Çevresel ilgisizliğin insanı öldürecek korkunç olduğu görüşünü savunan kişidir.

Başkalarının görüşü, insan için temel bir ihtiyaçtır; bize onayını bağışlayan bir kişi olmadan yaşayamaz ve maddi servet işte tam bunun için vardır.

Her insan eksiktir ve kendi kimlini oluşturmak için diğer kişilere bağımlıdır.

Vicdan-Üst benlik

Ben sadece vicdanımla uyum içinde davranırsam kendimi tamamlanmış hissederim. Yoksa kendimi kötü hisseder ve mutsuz olurum.

Sonuç olarak üst-benlik, ahlak, etik ve soyut büyüklük olarak toplum, diğer kişiler tarafından onaylanma ve takdir edilme arayışının gerekliliğine verilen cevaplardır.

HEGEL

Eksiklik duygusu ne övgü ne de başkasının saygı duyması veya onayı ile çözümlenebilir.

İnsan sürekli kendisi için önemli olan biri ona değeri versin diye onun etrafında döner durur. Aksi taktirde eksiklik duygusu oluşur, kendini sakatlanmış ve memnuniyetsiz hisseder.

İnsan dünya üzerinde yalnız olsaydı, insan olmaz hayvan olurdu.

PSİKANALİZ / FREUD

Psikanaliz açısından bakacak olursak; Düşünce aşağı yukarı şöyledir., La Bruyere’in  “İnsan yalnız yapması olanaksız olan şeylere ulaşmak için başkaları ile bir araya gelir. Bu düşünceden yola çıkan psikanaliz şu sonuca varır; “Eğer başka biri kişi benim tutkumun nesnesi olursa, o zaman bu beni onunla bir araya getirir.

Bilinçdışı ile kendini yıkma dürtüsünün birleştiği ölüm içgüdüsü teorisi, toplumda doğal olmayan bir şey gören ve insana dayatılan temel yalnızlığın hikayesi ile ilintili görünüyor.

Freud çok daha sonra olsa da, yaptığı alıntılarda bazı yönden La Bruyere’in Montaigne ve Hobbes’ın bu fikirlerine değinir. İnsan doğası, varlığındaki bilinçdışı gibi tek başınadır ve zevk ilkesi ile yönetilir.

Bu fikir alışverişi ne Hegel, ne Nietzsche, ne de bu filozoflardan başka biri ile biter. O devam ettirilir ve belki de hiçbir zaman bitmeyecektir. Çünkü şunu söylemek çok zordur.Şimdi her şey belliyken, bütün düşünce modelleri kesin olarak birine veya öbürüne dayandırılır.

İnsan, doğası gereği yalnız mıdır? Ve yalnız olduğu sürece eksik ve dolayısıyla kendini tamam hissetmek için başkalarına bağımlı sosyal bir varlık mıdır?

Bu tartışmada filozoflar çoğunluğa uyarak insanın olduğu anlayışını tercih etmişlerdir.

TZVETAN TODOROW

Fransa’da yaşayan Çağdaş Rus Filozofu Tzvetan Todorow; bu konu hakkında çok ilginç bir kez ortaya koydu;

Birincisi: Filozof kendini referans noktası olarak olan ve dünyadan elini çekmiş bir şekilde yaşayan insanlardır..

İkincisi: Hegelci düşünce olan savaş ve rekabet, insanlığın mitolojik köklerine daha  iyi uyum sağlar.

Todorow’a göre insanlık tarihinin başlangıcında daima bir savaş vardır; çünkü bu kadınlar tarafından değil erkekler tarafından yazıldı.

Annelik insanlığın gerçek kökü, tarihte bir tarafa bırakıldı; aksi durumda, insanlığın kökleri kesinlikle barışçı olurdu.

Ancak erkek çocuk doğurmaz, erkek savaşır düşüncesi ile sonuç olarak erkeklerin hüküm sürdüğü bir felsefe, köklerini doğum ve aşk efsanelerinden değil savaş ve rekabet efsanelerinden alan bir insanlık tarihi yarattı.

Todorow’un ilginç olan üçüncü nokta ise: Önce amiplerin ortaya çıktığını, çok hücrelilerin daha sonra meydana geldiğini söyleyerek, insanı yalnız bir varlık olarak ilan etmek işin kolayınca kaçmaktır. İnsanın önce yalnız olduğunu, toplumdaki hayatın daha sonra oluştuğunu ileri sürmek üstünkörü olur. Neden aynı zamanda oluşmuş olmasınlar?

İnsan kendini eleştirmekten zevk alır; suç ve cinayet hakkında okumak, dedikodu ve gevezelik yapmak onun hoşuna gider.

Dolayısıyla, insanı başkasına bağımlı biri olarak değil de yıkıcı ve gaddar olarak sunmak daha çekicidir.

Sonuç olarak: Şimdi kendimize sorular soralım;

İnsan sosyal mi yoksa asosyal mi? Sorunun cevabı tartışmalı, bu konuyu içini doldurmak adına çok derinlemesine araştırma yapmalıyız.

Birçok şeyi sonradan toplumdan öğreniyoruz,  birçok duyguları,; korkuyu, acı çekmeyi, mutluluğu, kokuyu bile…Ama bazen bize öğretildiği kısmı bizimle özdeşleşir. Bize ait otomatik duygu haline gelir. Bir süre sonra rahatsızlık verir. İnsan özünün problemli olduğunu düşünür, ama beklide doğası ile sonradan öğrendiği çelişmeye başlar. Fakat bunu farkına varması çok zordur. Çünkü sonradan öğrendiğini doğası zanneder…

İnsan belki de doğuştan asosyal olduğu için bu kadar bencildir, belki de bu yüzden insan insanı zamanla tüketmiştir ve tüketmeye de devam etmektedir.

Ne dersiniz?

GÖKÇE GEYİK

Kaynak: john Bucay “Birlikteliğe Giden Yol”

ANTROPOLOJİ’DE OYUN “UBUNTU”

Oyun Nedir?

Oyun, içgüdüsel bir davranış olarak hayvan dünyasından, kültürel bir faaliyet olarak çocuk ve yetişkin dünyasına kadar geniş bir alanda çeşitlilik gösteren bir aktivitedir. “Yaşamın ciddiyetiyle karşılaşmadan önce ailesinin koruması altında yaşayan küçük çocuğa özgü” (Fink 1994:26) bir faaliyet olarak anlam bulan oyun; çocukların yetişkinlerin dünyasına katılmalarını sağlayan bir yol olarak, “yetişkin yaşamının taklidi ve hazırlığı” (Seymour-Smith 1986:224) olarak kabul edilir.

Oyun ve oyunsal faaliyetlerin gösterdiği kültürel farklılıklar ve oyunun kendi içinde sergilediği çeşitlilik, kavramın tanımlanmasını zorlaştırmaktadır. Kültürel çeşitliliği esas alan antropolojik perspektif, bu noktada işlevsel gözükmektedir.

Antropoloji’de Oyun

Oyun, tarihsel ve kültürel düzlemlerde ele alındığında çeşitlilikler sergilemektedir.

İnsanı anlatmak için Homo ludens ( oyun oynayan insan) terimini geliştirip, Huizinga; oyun kavramının temel niteliklerini şu şekilde sıralar:

Oyun, “boş zaman”da gerçekleştirilen ve katılımın keyfi olması bakımından zorunluluk taşımayan, “özgür bir eylem”dir.

Oyunun, özgürlüğüne bağlı olarak beliren bir diğer niteliği “gündelik” veya “asıl” hayat olmayışıdır.

Gönüllü olarak dahil olunan oyun alanı, aynı zamanda yaşantının terk edilmesi ya da kesintiye uğratılmasıdır.

Oyunun “gündelik hayattan” farklılaşmasını ve gerçekleşme olanağını sağlayan, kendine ait zamanı ve mekanıdır.

Oyun, “Zaman ve mekan olarak bazı sınırları içinde sonuna kadar oynanmaktadır. Kendi akışına ve bizzat kendi anlamına sahiptir.” (Huizinga 1995:26)

Oyunun sınırları içinde mutlak bir düzen vardır ve oyun yarattığı bu düzenle, “Dünyanın mükemmel olmaması ve hayatın karmaşıklığı içinde geçici ve sınırlı bir mükemmellik yaratır.” (Huizinga 1995:27)

Oyun alanının içinde var olan düzenlilik oyunun kuralları ile sağlanır. Kurallar, “oyun tarafından çizilen geçici dünyanın çerçevesi içinde neyin yasa gücüne sahip olacağını belirler. Bir oyunun kuralları mutlak olarak emredici ve tartışılmaz niteliktedir.” (Huizinga 1995:28) Kurallar karşısında oyuncunun tutumu yalnızca kesin bir itaattir ve oyun alanının tek etik değerini belirlerler.

Oyun çalışmaları açısından bir diğer önemli isim Caillois, oyun çözümlemesine Huizinga’dan hareket ederek başlar. Tıpkı Huizinga gibi, Caillois için de, oyun “özgür ve gönüllü bir aktivite”dir ve neşe ve eğlence kaynağı bir faaliyet olarak tanımlanmalıdır.

Zorunluluk, oyunu oyun olmaktan çıkarıp bir yükümlülüğe dönüştürecek ve böylece oyun, başlıca vasfı olan oyuncunun oyuna “kendi arzusu ve zevki için katılması” özelliğini kaybedecektir.

Oyun, “varoluşun geriye kalan bölümlerinden özenle uzaklaştırılmış ve genellikle iyice belirlenmiş zaman ve mekan sınırları içinde yerine getirilen ayrı bir uğraştır.” (Caillois 1961:6)

Oyunda “sıradan hayatın karışık ve düzensiz yasalarının yerini” (Caillois 1961:7), kesin ve yadsınamayacak kurallar almıştır. Ancak, oyunun zevki oyuncunun kurallara sıkı sıkıya bağımlı hareketinden çok, kurallar içinde rahat hareketiyle mümkün olmaktadır. “Oyun, kuralların içinde özgür olan bir karşılığı anında bulmak, icat etmek zorunluluğundan ibarettir.”(Caillois 1961)

SONUÇ

Oyun; kültürel bir eylemdir. Eğer oyun doğru bir şekilde gerçekleştirilirse oldukça işlevsel bir eylemdir. Oyundaki amaç en önemli kısımdır. Burada “amaç” dediğim kısmı size iki örnekle bahsedeceğim;

DANİ OYUNU

Heider’in 1977’de incelediği, Yeni Gine’nin dağlık bölgesinde oynanan Dani oyununda rekabetin olmadığı genel kültür değerlerine uygun olarak- skor yapma ve kurallara bağlılık neredeyse yok olmuştur; numaralar ve sayma işlemi dikkate alınmadan düzenlilik ve kurallar tesadüfi davranışlar doğrultusunda belirlenmektedir. (akt. Chick 1987: 6)

UBUNTU…

“Afrika’da çalışan bir antropolog bir kabilenin çocuklarına bir oyun oynamayı önerir, ağacın altına koyduğu meyvelere ilk ulaşanın ödülü o meyveleri yemek olacaktır.
Onlara, “Haydi, şimdi başla! Birinci olan alacak!” O an bütün çocuklar elele tutuşur, koşarlar ağacın altına beraber varırlar ve hep beraber meyveleri yemeye başlarlar.
Antropolog neden böyle yaptıklarını sorduğunda şu cevabı verirler;
“Biz “ubuntu” yaptık: Yarışsa idik, yarışı kazanan bir kişi olacaktı. Nasıl olur da diğerleri mutsuzken yarışı kazanan bir kişi ödül meyveyi yiyebilir?
Oysa biz ubuntu yaparak hepimiz yedik.” Ubuntu’nun anlamını açıklarlar onların dilinde:

UBUNTU: “BEN, BİZ OLDUĞUMUZ ZAMAN ‘BEN’İM”

Sizin oyununuzda ki amaç nedir?

Gökçe Geyik

Kaynak: https://bilimvegelecek.com.tr/index.php/2016/07/01/oyuna-antropolojiyle-bakmak/

NARSİZMİ BESLEYEN DİJİTAL ÇAĞIN ALFA KUŞAĞI GELİYOR

Toplumların sahip olduğu kültürel yapı zaman içerisinde ekonomik, politik, sosyal ve teknolojik faktörlerden dolayı değişime uğramaktadır. Yetişkin kuşakların zaman içerisinde değişime uğrayan kültürel yapının unsurlarını yeni kuşaklar kadar kabul etmede istekli davranmamaları, kuşakların birbirlerini anlayamamalarını, görüş, düşünce ve kanaatlerinde birtakım farklılıkların oluşmasını beraberinde getirmektedir. Bunun da ötesinde her kuşağın içerisinde bulunduğu dönemin şartlarına göre farklı olanaklara sahip olması, zaman içerisinde bireylerin farklı olanaklarla yetişmesini beraberinde getirmiştir.

İletişimin en önemli kuralı karşısındakini olduğu gibi kabul etmektir. Ne yazık ki hepimiz hem iş hayatında hem de aile yaşantımızda diğerlerini kendimiz gibi görüyor, onlarda aynı düşünce yapısını ve performansı bekliyoruz. Göremeyince de çatışmaya başlıyoruz. Bu çatışmanın en önemli nedenlerinden biri de kuşakları anlamamaktan ve kuşak çatışmasından kaynaklanır.

Peki o halde geriye dönüp tüm kuşakları anlamaya çalışalım ve yeni kuşağımızı tanıyalım:

  1. Gelenekselci Kuşak

Literatürde bu kuşak türünün Savaş Kuşağı veya Sessiz Kuşak olarak da yer aldığı bilinmektedir. 1925- 1945 arası doğumluların meydana getirdiği bir jenerasyondur. Dünyadaki en küçük jenerasyon olarak bilinen gelenekselci kuşağın temsilcilerinin; işsizlik, kıtlık ve kemer sıkma politikaları gibi daha çok finansal sorunlar ağı içerisinde yaşadıkları bilgisi literatürde yer almaktadır. Şimdinin büyük anneanneleri, babaanneleri ve dedeleri, bu kuşakta yer almaktadır (Kılıç, 2017: 109).

  1. Bebek Patlaması Kuşağı

“Sandviç Kuşağı” olarak da adlandırılan Baby Boomer Kuşağı, aynı çatı altında ilk olarak evlatlarına, sonrasında ise yaşlanan ebeveynlerine bakım vermeye başlamışlardır.

Kuşağın bu ismi almasında etkili olan en önemli faktörün, II. Dünya Harbi’nden sonra yaklaşık bir milyar bebeğin dünyaya gelmesi olduğu bilinmektedir (Kuyucu, 2014: 57).

Jenerasyonun bu kategorisinde yer alan bireylerin iş canlısı ve aşırı çalışkan oldukları, itaatkar bir karaktere sahip oldukları ve dolayısıyla çalıştıkları kurumun iyiliğini her şeyden daha fazla arzulayan bir anlayışta oldukları bilinmektedir.

Buna ek olarak; uzun saatler işgörmek, verilen görevleri eksiksiz ve sorgulamadan yerine getirmek, optimist ve idealist olmak gibi nitelikler de bu kuşağın tanımlayıcıları arasında değerlendirilebilir. (Gürbüz, 2015: 41).

Türkiye açısından Bebek Patlaması kuşağı değerlendirildiğinde, hükümet 1990’lı yıllarda yaşlı insanların işgücünden çekilmesini ve yerini genç kuşaklara bırakmasını öngörerek, emeklilik yaşını düşürmüştür.

Bu durum sonucunda birçok çalışan bu emeklilik teşvikini değerlendirmiş ve işgücünden çekilmiştir. Bu nedenle bu kuşak işgücünde yoğun bir şekilde bulunmamaktadır. Bu kuşağın büyüdüğü dönem incelendiğinde ise Türkiye çok partili sisteme geçiş aşamasındaydı ve genç Cumhuriyet ilk darbesini yaşamıştı. Dolayısıyla bu kuşağın psikolojik gelişimsel durumu bu faktörlerden önemli derecede etkilenmiştir (Yıldız, 2017: 132-133).

Ülkemizde finansal gelişmenin, refah düzeyinin ve mamüllere ihtimam duygusunun başı çektiği bir jenerasyon olarak bilinen Bebek Patlaması Kuşağı, 68’lileri meydana getirmiş bir kuşak olarak gündeme gelmiştir.

Gelenekselcilere kıyasla daha yüksek bir dikkat düzeyine sahip oldukları söylenebilir. Toplum bazlı gerçekleştirilen araştırmaların kimisi, bu kuşak mensuplarının aşırı şımartılmış ve kendilerini özel hissettirilmiş olduklarına atıfta bulunmaktadır.

Ayrıca bu  jenerasyonun yönetim tarzları genellikle karşılıklı iletişim temelinde olup ideolojiye odaklıdır (Keleş, 2013: 27-28). İyi yaşam standartlarının ancak çok çalışmakla mümkün olduğunu düşünen bu kuşak temsilcileri, “şimdi çok çalış, ileride karşılığını alırsın” düşüncesine sahiplerdir. Bebek Patlaması Kuşağı büyük nüfusları, büyük egoları ve işkolik tavırları ile tarihe damgalarını vurmuşlardır (Aka, 2018: 121).

1.3. X Kuşağı

 X kuşağına mensup olanların 1965-1979’lu seneler arasında dünyaya gelmiş olanlar bebeklerden meydana geldiği ileri sürülmektedir (Kyles, 2005: 54).

 Konuyla ilgili mevcut literatür incelendiğinde X Kuşağı’nın genellikle; Haylaz kuşak, “Neden ben?” kuşağı, MTV kuşağı veya Bumerang kuşağı türünden adlandırdığı görülmektedir (Çetin ve Karalar, 2016: 160).

Ülkemizde bu jenerasyonu etkileyen vakalardan birisi sağ-sol çatışmalarıdır. Bu gruptakiler merdaneli çamaşır makinesi, transistorlu radyo, bantlı teyp ve pikapla tanışan ilk nesil olarak bilinmektedirler.

Daha az çocuk sahibi olarak refah açısından iyi yaşamayı tercih etmişler ve mecburiyetten ötürü teknolojiyi benimsemeye başlamışlardır (Fettahlıoğlu ve Sünbül, 2015: 263).

Genel olarak bu jenerasyon; 1960-70’lerde dünyaya gelmiş, kariyer hedefleri olan ve eğitime önem veren, film izlemeyi kitap okumaya tercih eden, kişisel temizliğine özen gösteren, değişimlere ayak uydurabilen ve başarı odaklı bir yapıdadırlar.

Ek olarak X kuşağı, dünyanın farklı bölgelerinde benzer niteliklerle ortaya çıkmış ilk global kuşaktır. Toplumcu, idealist, kanaatkar ve sadık bir kuşak olarak betimlenebilmeleri mümkündür (Tuncer ve Tuncer, 2016: 215).

X kuşağı iş görenleri hayatlarını idame ettirmek amacıyla faaliyet gösterirler ve iş-aile hayatını dengede tutmayı seçerler.Problem çözme becerileri gelişmiş olmakla birlikte mümkün mertebede fazla iş yükü sorumluluğu almaktan bilhassa uzak dururlar.

Gelecek için endişelilerdir. Sabırsızdırlar ve onlar için kıdem önemli değildir. İşlerini kaliteli yaptıklarında fark edilmek ve ödüllendirilmek isterler. Bu jenerasyonu mutlu kılabilmek pek de basit değildir; çünkü ilgili grupta yer alan bireylerin hemen hemen her şeyden şikayetçi oldukları sıklıkla ifade edilmektedir. Amirlerinin kendileriyle doğrudan doğruya temas ve iletişim kurmasını arzu ederler (Torun ve Çetin, 2015: 139).

Coupland (1989: 83)’a göre bu kuşak mensupları; toplumla zıt görüşlere sahip olan, politik bakımdan sert sözler sarf eden, günümüze pek benzemeyen/uymayan giyim tarzına sahip nitelikleri bünyesinde barındırmaktadırlar. Abraham ve Frank (2014: 10) ise; X kuşağının; iş kolik olmadan iş, aile ve arkadaşlık ilişkilerini aynı anda yürüterek iş yaşamı ile aile hayatını denge içerisinde sürdürmeye oldukça itina gösterdiklerine atıf yapmaktadır. Bürokrasiyle araları iyi olmayan X Kuşağı’nın, yönetimin tutum ve davranışları karşısındaki duruşları sinik nitelikler arz etmektedir. Büyük işletmelere karşı güven bağlamında genellikle önyargılıdırlar ve dolayısıyla onlara pek de güven duymazlar, çünkü kendilerine göre her iş geçici bir süreliğine hakimiyetini devam ettirebilecektir.

Eğitimli olmalarına karşın karamsar, şüpheci ve neredeyse her konuda hayal kırıklığına uğramış kişiler olarak literatürde yerlerini almaktadırlar. Son olarak bu jenerasyonun, çalışma yaşamına ilişkin minimal bir beklentide olduklarının altını çizmek mümkündür (Torun ve Çetin, 2015: 139).

  1. Y Kuşağı

         1980-1999 arası doğan ve insan kaynakları literatürüne ‘Y Kuşağı‘ olarak geçen kuşak Türkiye nüfusunun yaklaşık yüzde 25′ini kapsıyor.

Tıpkı bir önceki kuşak olan X grubunda olduğu üzere, bu grupta yer alan bireylerin de büyük bir kısmı çalışan ebeveynlere sahiptirler. Fakat anne-babalık yapma yaşının 27’lere yükseldiğini belirtmek oldukça önemli bir husustur.

 Ebeveynleri önceki kuşak ebeveynlerden çok farklı olan bu kuşak, çocuğunun iyi şartlar altında büyüyebilmesi, iyi bir eğitim alması ve güvende olması konusunda bir hayli duyarlıdırlar.

İnsan hakları konusunda artan kültürel odak bu kuşak üyelerine hangi durumda olurlarsa olsunlar söylenen son sözün hiçbir zaman aslında son söz olmadığını öğretmiştir. Alan yazında bu kuşağı yakından izleyerek yetiştiren ve her daim etrafında var olan anne-babalara “Helikopter Ebeveynler” denilmektedir (Yüksek bilgili, 2015: 261).

Y kuşağı genç, aklını kullanabilen, özgürlükçü ve teknolojiye yatkın olarak betimlenmektedir. Günlerinin neredeyse yarıdan fazlasını medya ve iletişim teknolojileri ile etkileşim halinde geçirmektedir.

  1. Z Kuşağı  

2000 ve sonraki dönemlerde doğan, en büyüğü şu an itibariyle 17 yaşında olan kişiler, Z Kuşağı’nın birer temsilcisi olarak yerlerini almaktadırlar.

Bu kuşak da, bir önceki kuşakta olduğu üzere teknoloji ile içli dışlıdır ve hatta Z Kuşağı gençlerinin birer teknoloji bağımlısı olduğu söylenebilir. Özellikle günümüzün gelişmiş teknolojik akıllı cihazları ve her geçen gün gelişen internet altyapısı, bu kuşak mensuplarının bağımlı bireyler haline gelmelerinin önünü açmaktadır (Kavalcı ve Ünal, 2016: 1036). Bunun için de literatürde Z Kuşağı’nın Dijital Nesil olarak da yer aldığını görmek mümkündür.

 Bu açıdan Z Kuşağı adıyla anılan yeni neslin dijital bir çağda doğmuş ve büyümüş olmaları nedeniyle, önceki nesillerden farklılaşacağı ileri sürmek yanlış olmayacaktır.

İleri sürülenin aksine, dijital bilgi ve yeteneklere fazladan bir eğitime gereksinim duymaksızın sahip oldukları varsayımı eleştirilse de, yeni nesil için internet teknolojileri ve dijital donanımların günlük hayatın bir parçası olduğu gayet açıktır (Somyürek, 2014: 65).

Hatta Serçemeli vd. (2015: 263) bu kuşak için; insanlık tarihinin el, göz, kulak ve benzeri gibi motor beceri senkronizasyonunun en yüksek olduğu kuşak ifadesini kullanmışlardır. 2000 yılı ve sonrası teknolojinin de tüm dünyada ilerlediği ve yüksek bir seviyeye ulaştığı bir dönemdir. Bu dönemde oluşan Z kuşağını diğer kuşaklardan ayıran en temel özellik oldukça hırslı olmalarıdır.

Materyalist düşüncelere de sahip olan Z kuşağının diğer kuşaklardan bir diğer farkı da bilgileri çok çabuk ve hızlı bir şekilde alabilmeleri, analiz edebilmeleri ve konuya yönelik yorum getirebilmeleridir (Mishra vd., 2012: 97). Bu kuşağın bilgiye kolay erişen, aynı anda pek çok farklı işle ilgilenebilen ve iletişim araçlarını etkili kullanabilen bir nesil olduğu ifade edilebilir.

Dönemin imkanlarına hızlı erişebilen ve onları etkin şekilde kullanabilen bu nesil aynı zamanda içinde yaşadığı sosyal habitatın geleceğe uzanan köprüsü niteliğindedir (Sarıbaş vd., 2016: 108).

Bireyselliğe önem veren, en yeni iletişim araçlarını kullanan, iş arkadaşlarıyla dost olmayı tercih eden, yeniliğe açık, haberleşmek için e-posta yerine sosyal medyayı kullanan, arkadaşlık ilişkilerini ise ağırlıklı olarak Facebook üzerinden yürüten, teknoloji bağımlısı ya da tutkunu olmayıp, teknolojiyi doğal yaşam standardı olarak algılayan bir kuşaktır.

Bilgisayar, MP3 çalar, i-Pod, cep telefonları ve DVD oynatıcıları ile büyüyen Z kuşağı, teknolojiyi ileri derecede kullanabilmektedir. Z kuşağı muhtemelen daha yakın tarihte yaşamış olanlara göre daha farklı aile geçmişleri olacaktır (Bulgan ve Göktaş, 2016: 28).

Bu nesil mensupları aşırı bireyselleşme ve yalnızlık yaşadıkları ve yaşayacaklarından ötürü ‘The New Silent Generation (Yeni Sessiz Kuşak)’ şeklinde anılmaya başlamışlardır. Günümüzde iş yaşamında henüz tam anlamıyla var olmadıkları için, iş yaşamındaki davranış ve tutumları muğlaklıklar barındırmaktadır.

Yüksek içerikli teknoloji içinde yetişmelerinden ötürü sanal dünya ile ilgili konularda Y kuşağından daha çok bilgilidirler. Bilgisayarı kitaba, metinleri konuşmaya tercih eden, dışarıda çok fazla zaman geçirmeyen Z kuşağının uzaktan uzağa da iletişim kurabilmesi yalnız yaşamayı tercih ettiklerine işaret etmektedir. Derin duygusal olarak nitelendirilen Z Kuşağı, Türkiye’nin net olmamakla birlikte %17’sini oluşturduğu tahmin edilmektedir (Mercan, 2016: 65).

Z Kuşağından Sonra Onlar Gelecek: 9 Maddede Alfa Kuşağı

 Z kuşağının ardından gelecek olan ve hem sosyal yaşamı hem de ekonomiyi etkileyecek yeni kuşak olarak adlandırılan “Alfa Kuşağı” 

Kurallara uyumlu, aidiyet duygusu güçlü, otoriteye saygılı, sadık, çalışkanlığa önem veren bir kuşak olarak tanımlanan X kuşağının ardından, özgür ve dahil edildiğini hissetmek isteyen, çok yönlü, kolay anlaşılır ve daha şeffaf yaklaşımlarıyla öne çıkan Y kuşağının, ardından ise günümüzde ekonomileri etkilemeye başlayan, internet ve mobil teknolojileri kullanmayı seven, internet aracığıyla sosyalleşmeyi tercih eden Z kuşağının ardından, bu kuşaklardan sonra tüm kuşaklardan bazı özellikler taşıyacak olmalarına rağmen, birçok yönüyle tamamen farklılaşacak Alfa Kuşağı’nın sosyal yaşamı ve ekonomiyi dönüştürecek, teknoloji diğer tüm kuşaklara göre daha merkeze koyacak Alfa Kuşağı’nın sahip olacağı muhtemel bazı özellikleri şu şekilde:

1.Teknolojinin içine doğan bu kuşak, dünyayı fiziksel sınırları olmayan bir yer olarak görecek.

2.Hemen hemen her türlü içeriğe, bilgiye erişme gücüne diğer kuşaklara göre daha fazla sahip olacaklar.

3.Sahip oldukları ve hayatlarına entegre ettikleri tüm teknolojileri kişileştirebilecek ve teknolojiyi diğer tüm kuşaklara göre daha merkeze koyacaklar.

4.Telefon ve sanal gerçeklik hayatlarının parçası olacak, hatta sıradan unsurlar olarak hayatlarında yerini alacak.

5.Hayatın daha erken dönemlerinde bilgiye ve kaynaklara ulaşabileceklerinden, Alfa jenerasyonu en girişimci nesil olacak.

6.Çevrimiçi alışveriş yapacaklar ve önceki nesillere göre daha az insanla temas etmek öncelikleri olacak.

7.Çevrimiçi öğrenme yoluyla günümüzdekinden farklı bir eğitim alacaklar. Aynı zamanda kendi öğrenme yollarını, yöntemlerini tasarlayabilecekler.

8.Robot arkadaşlarla ya da yardımcılarla oynamak, ders çalışmak, sohbet etmek, vakit geçirmek hayatlarının bir parçası olacak.

9.Diğer nesillere göre daha az konuşacaklar, etraflarındaki diğer bireylerle sohbetleri oldukça kısıtlı olacak ve gerekmedikçe fiziksel buluşmalardan kaçınacaklar

X,Y,Z Kuşağı… Alfabede harf bitti diye düşünüyorsanız şöyle söyleyelim; 2010 yılından sonra doğanlar olanlar çok ama çok başka çocuklar. Onlar birer Alfa. Teknolojik gelişme kavramı onları tam olarak tanımlayamıyor. Çünkü Alfaların hepsi, dijital çağın çocukları olarak doğuyorlar.



Bu kuşağın özelliği bireysel olarak daha girişimci daha ben merkezli daha konformist olacak. Daha kolaya ve rahata düşkün olacak. Daha aceleci ve sabırsız olacak. Ve kendine odaklı bir kuşak olacak. Şu andaki kuşak sosyal temas kurarak iletişim gerçekleştiriyordu Alfa kuşağı ise daha çok otonom robotlarla arkadaşlık kuracak. Otonom robotlar o kadar yaygınlaşacak ve ucuzlayacak ki onlarla arkadaşlık kurulacak. 20 sene önce cep telefonlarına bu kadar kolay ulaşılabilmesi ne kadar ütopik idiyse şimdi de otonom robotlarla arkadaşlık kurmak o kadar yaygınlaşacak. Çünkü otonom robotlar öğrenen robotlar. Mekanik arkadaşlıklar gibi. Her sorusuna evet diyen, onunla onun anladığı dili konuşabilen robotlar ortaya çıkacak. Şu anki Y ve Z kuşağı kendilerine itaat eden hayvanları seviyorlar. Köpek mesela. Çünkü köpek onun her dediğine evet diyor. Onun narsizmini besliyor. Köpek her şeye itiraz etmeyen bir varlık. Kedi itiraz eden bir varlık. Diğer birçok hayvan itiraz ediyor. Her dediğine evet diyen, itaat eden hayvanlar köpeklerdir. Kuşak da bundan hoşlanıyor. Şimdi bunun yerine evde köpek beslemekten daha kolay bir yol geliyor. Evde robot besleyecekler. İstediği zaman robotun fişini çekecek. Robot ona köpeğin yaptığı sevimliliği yapabilecek.

Makineler aynı zamanda öğrenen makineler. Bir müddet sonra neye kızdığını neye kızmadığını sesinin tonunun neye yükseldiğini neye yükselmediğini robot o kişiden öğrenecek. Ve o kişinin hoşlandığı tepkileri verecek. Sadece o kişiye özel robotlar ortaya çıkacak. Böyle bir durumda insan evlenmeye de, arkadaşa da ihtiyaç hissetmeyecek.

Bugün elindeki bir bilgisayarla o kadar rahat konuşan bir insan, bir müddet sonra başkalarının hayır demesine, ters davranmasına tahammül edemeyecek, ihtiyaç hissetmeyecek. Sosyal iletişimi robotlarla yapacak. Ama iş iletişimi ayrı. İş iletişiminde mecburen insanlarla temas kuruluyor ama özel hayatında robotlarla yalnızlık duygusunu giderecek. Yalnızlık duygusunun yeni ihtiyaç giderme aracının robotlar olma ihtimali yüksek. Aile içinde büyürlerse ailelerine düşkün olurlar. Ama özerklik duyguları yüksek olduğu için rekabetçi oldukları için eleştiriye tahammülsüz kuşaklar olacaklar. Aile içerisindeki sorumluluğa bağlı olarak daha negatif olabilirler. Yalnızlıklarını aileden çok otonom robotlar ile giderecekler. Çocuk odasında robotla iletişim kuruyorsa anneye babaya ihtiyaç duymaz. Amerika’da televizyon yeni yaygınlaşmaya başladığında bir anket yapılıyor. Çocuklara ‘Evden televizyon mu yoksa babanız mı gitsin’ diye soruluyor. % 60’ı evden babam gitsin cevabını vermiş. Böyle bir çocukta aile bağları zayıf olur. Son dönemde boşanmaların oranı artıyor, okul içi şiddet artıyor, Y ve Z kuşağının meyveleri olacak Alfa kuşağında bu oran düşündürücü olacaktır. Artık bütün dünyada insanlar varlıklı ama mutlu değil. İnsanlar niye mutlu değil diye yapılan araştırmalarda insanların mutluluğunun düzelmesi için pozitif psikoloji mutluluk bilimi tanımlanıyor. 2009 yılında pozitif psikolojinin ilk defa kongresi yapıldı. Nasıl mutlu olunur diye araştırılıyor. Hastalık bilimi değil de psikoloji bilimi olarak pozitif psikoloji geliştirildi. Adına da Pozitif Psikoloji denildi. 2015 yılında Harvard Üniversitesi bu dersi seçmeli ders olarak koydu. Ve ders çığır açarak rağbet gördü. 2018 yılında Yale Üniversitesinde 1200 kişi bu seçmeli dersi seçti ve 1200 kişilik amfilerde bu ders işlendi. Biz bunu 2012’de Üsküdar Üniversitesi olarak zorunlu ders olarak koyduk lisans-ön lisans bütün öğrencilere veriyoruz. Onun için biz şu anda insanlığın mutluluk arayışında bilimsel seçenek sunduk.

Alfa kuşağı mutluluğa doğru gitmiyor büyük ihtimalle. Yeter ki Alfa kuşağı sorumsuz, erken yaşta ölmek isteyen mutsuz bir kuşak olmasın. Dünyada da antidepresanların yaygın bir şekilde kullanıldığını görüyoruz. Manhattan’da kanalizasyonlarda antidepresanlar ölçülebilir hale geldi. Alfa kuşağı mutluluğa doğru gitmiyor büyük bir ihtimalle mutsuz bir kuşak olacak. Eğer bir önlem alınmazsa. Kapitalizm önce hasta ediyor, sonra tedavi ediyor.

Gökçe Geyik

KAYNAK: 

  1. Prof.Dr. Nevzat Tarhan, TRT Vizyon Dergisi, , Şubat 2019-Sayı:353
  1. Ali Murat KIRIK, Sevda KÖYÜSTÜ, Z KUŞAĞI KONUSUNDA YAPILMIŞ TEZLERİN İÇERİK ANALİZİ YÖNTEMİYLE İNCELENMESİ, Eylül 2018,  Cilt 6, Sayı 2 
  1. Murat Erdör, Z Kuşağından sonra Hangi Kuşak Gelecek?,  Dijitalage, Mart 2018