Aydınlanmanın ilk iki yüzyılı boyunca, insan doğasına asosyal, bencil ve anarşist olduğunu düşündüğü için toplum ve ahlakın insan doğasına aykırı olduğu konusunda hemfikirmiş gibi görünüyor.
Çoğu filozofa göre; asıl doğal olan, bireylerin kendi kendilerine yeterli olmak ve kimseye bağımlı olmamak için sarf ettikleri çabadır.
Yaygın görüşe göre; insan doğasının bilincinde sadece kendi ihtiyacı olan ve onu elde etmek için uğraşmaya değer gibi görünen şeyler vardır.
MONTAİGNE
Daha 16.yy sonunda Montaigne; insanın hoşuna gittiği için değil de muhtaç olduğu için toplum içinde yaşadığını iddia etti. İnsan hür iradesinin peşinden gitme izni verirse, o insan yalnız olmayı tercih ettiğini, eğer başkalarıyla beraber yaşıyorsa, bu da güçlerini birleştirip kendine çıkar sağlamak için uğraşmasından dolayı olduğunu söyler.
Diğer kişilerden gelen destek, yardım ve güce karşı, bunun bedelini ödemeye ve çeşitli özel arzularından vazgeçmeye hazır olduğunu söyler.
Montaigne şöyle önerir; “Kendimizi, bizi bağlayan ve kendimizden uzaklaştıran tutkulu karmaşıklardan çekip koparmalıyız! Bu çok kuvvetli olan bağları çözmek gerekir; işte o zaman insan bir şeyi veya bir kişiyi seçebilir, ama yine de bir tek kendisi ile evlenmelidir.”
Özgür ve kimseye bağlı olmayan varlık olarak insan, diğerleriyle aramızdaki ilişkimizi zor bir duruma soktuğu için bağımlılığın işe yaramadığını söyleyen ilk filozof Montaigne’dir.
“Biz kendi varoluşumuzdan dolayı sahip olduğumuz hayatla yetinmeyiz, biz diğerlerinin kafasında hayal ettiği bir hayat sürmek isteriz ve öyle gibi görünmek için gayret ederiz.”
PASCAL
Pascal’a göre; mutsuzluğumuzun ortak sorumlusu bir ölçüde bu bağımlılıktır ve dolayısıyla kendimizi bundan kurtarmamız gerekir.
Pascal; olmamız gereken kişi, olmayı başaramadığımız için diğerlerinin hayatlarına odaklanmış olduğumuz görüşünü savunur.
LA BRUYERE
İnsan doğası gereği yalnız yaşadığına, toplumsal düşünmenin ve sürü içgüdüsünün insan uydurması olduğuna inanır.
“Kendi avladığı ganimeti paylaşmak insan işine gelmez ama paylaşır, çünkü herhangi bir sebepten dolayı fikir birliğine varmış olduğumuz dayanışma duygusu onun için bir kural haline gelmiştir. İnsan doğası gereği sadece bencil değil aynı zamanda doyumsuz ve asosyaldir.”
MACHİAVELLİ
İnsanın asosyal ve barbar doğasına karşı savaşılması gerektiğini görünüşü savunan ilk filozof Machiavelli idi.
Bilindiği üzere Machiavelli için toplum, insan doğasının bireysel ve kişisel meraklarını dizginlemek için önemli bir kontrol mekanizmasıydı.
Yoksa hayat istediğini elde etmek için herkesin bir diğerini öldürmeye çalıştı sürekli deva eden bir ölüm kalım savaşı olurdu.
Buna göre; insanın en büyük yeteneği, kişisel meraklarını bastırmak ve toplumu bir bütün olarak bireyin üzerinde tutmaktır.Bir toplumun bunu başaramaması durumunda, hayat sürekli devam eden bir savaş olurdu.
İnsanlar kurallara ve yasaklara uymasalardı, daimi bir iktidar mücadelesi içinde yaşıyor olurduk. Çünkü bireyin gayret gösterdiği şeyi elde etmesi için ona olanak tanıyan asıl şey güçtür.
HOBBES;
Prensipte bizim asosyal varlıklar olduğumuz ve diğerlerine olan bağımlılığımızın kendi kişisel korunma ihtiyacımızdan ortaya çıktığıdır.
Biz insanlar, diğer insanlarla bir araya geliriz çünkü bundan kendimize bazı çıkarlar sağlarız. Böyle olmasaydı eğer, kendi bağımsızlığımızı korur, yalnız başına mutlu olmayı ve kendi hayatımızla yetinmeyi öğrenirdik.
LA ROCHE FOUCAULD;
Hayatta kalmak ancak bir toplum içinde mümkündür.
İnsanın kendisini kontrolsüzce ifade etmesine izin veremeyiz. Eğitim ve kurallarla insanları ahlaki ve kurallarla insanları ahlaki olarak frenlemeyi önerir.
Ona göre; toplum içindeki hayat insanın ele avuca sığmaz iştahını savunur.
“Kendini her şeyin merkezinde gören kişi, her şeye hâkim olmak ister, bu yüzdendir ki bu hükümdara ona durmayı emreden yeterince katı toplumsal kurallarla karşılık vermeyi denemek gerekir. Aksi durumda, onun güce ulaşmak için ölçüsüzce çabalaması ve hâkimiyete olan bu açlığı tarihe yön verir.
IMMANUEL KANT
Ona göre insan asosyal bir toplumda yaşar. Yani toplum, insanın isteyerek katıldığı bir şey değildir, aksine, ihtiyacını tatmin etmek için razı olduğu bir uzlaşmadır.
Kant’a göre insan; doğası gereği yalnızdır. Fakat bununla beraber sosyal olarak da yeteneksizdir, bencil ve insan içine çıkmayan bu varlık üç temel ihtiyaç ile motive edilir.Güce olan açlık, maddi servete olan açlık ve şöhrete olan açlık.
İnsan yanında başka birine ihtiyaç duymadan da mal varlığını artırabilir; başka biri olmadan da malına, toprağına ve hayvanlarına hükmedebilir. Ama tüm bu yalnızlık içinde istediği saygınlığı nasıl bulunabilir? Saygınlık görmek için diğer kişilere de ihtiyacı vardır.
Kant’a göre; elde etmek üzere çaba sarf ettiğimiz ve yalnız başına ulaşamayacağımız saygınlığı bize göstermesi için topluma ihtiyaç duyarız.
İnsanın asosyal doğasının baskılanması gerektiği aksi taktirde insanlığın devamının olmayacağı konusu ile ilgili Kant’ın temel fikrine bugüne kadar hala bazı yönlerden sadık kalmış bulunmaktayız.
TAM TERSİNİ DÜŞÜNENLER
CİCERO; kendi yolunu takip et, başkalarının fikirlerinin seni yönetmesine izin verme.
DİDEROT; insanların eylemleri ne çıkarları hükmeder ama elde olanın önünde idealin eğilmesini engellemek içindir.
DR SADE; insanın bağımsız doğasını baskılamak değil onu kabullenmektir, yani “Her birey, kendi hayatının efendisidir.”
NİETZSCHE; eğer bir insan olabileceği en iyi kişi olmayı başarırsa, o zaman artık başkalarına bağımlı değildir.
Nietzsche için sahiplik, onaylanma ve güç, başkalarının iyi görüşü veya topluma yeterli uyum sağlaması değil, sadece bunun uğruna savaşarak ve bu savaşı kazanarak elde edilebilir.
Ben bir merakın ve isteğin veya bir özlemin peşinden giderken, o sırada aynı istek içinde olan başka biriyle karşılaşırsam onun iki seçeneği bulunur; “Bana katılırsa o bir köledir; ama bunu yapmak istemezse de düşmanım olacaktır.”
“Ben kölelerin ve rahiplerin arasında yaşıyorsam; onlar benim kölelerim olsunlar diye; ya çevremi değiştirip onları manipüle ederim ya da diğer kişiyi doğrudan rakip olarak görüp onu yenene kadar savaşırım.
Efendi ahlakı: kendi doğasına kendi isteklerine sahip çıkanların ahlakıdır.
Köle ahlakı; kendi zayıflıklarını bilen, bundan dolayı başkaları ile birleşen ve sadece hayatta kalma ile yetinenlerin ahlakıdır.
Ya yalnızlık içinde hüküm sür ya da sana karşı geleni boyunduruk altına al.
“Bir bireyin kendi yerini bulmasına izin verirsek, hiçbir rekabet ortaya çıkmaz. Çünkü o zaman kişiler artık diğerinin ne yaptığına bakmaz ve diğerinin istediğini istemezler.”
İnsanın, katlanılmaz yararlabildiğine inat yalnız kalmaya çabalamasını kabul ediyorum ve herhangi bir şekilde bağımlı olduğum diğer kişilerle birlikte yaşayabilmek için mantıklı sebeplerden dolayı bencil ihtiyaçlarımdan vazgeçme düşüncesini sindiriyorum.
Kendi kendime yettiğim için diğer kişilerle bir araya gelmekten ve benimle ilgilenecek birisine bağlanma ihtiyacından vazgeçtiğim sonucuna varıyorum. Kendi görüşüne göre, eğer kendi güvensizliklerime hükmedersem toplum içine yaşamak için hiçbir zorunluluğum yok.
BAŞKA BİR SEÇENEK VAR MI?
ROUSSEAU;
Bir insanın avlanmak, daha güçlü olmak ve belli bir hedefe ulaşmak için başka kişilerle bir araya geldiği doğrudur.
Ama bazen de sebepsiz yere bağlantılara girer. Başka hangi nedenin kişiyi diğer insanlarla bir araya getirdiği sorusunu kendine sorar. Ve bu sorunun cevabının aslında kendi doğasında yattığı sonucuna varır.
İnsan doğası gereği asla tek başına yaşayan değil de tam tersine daha çok sürü halinde yaşayan sosyal bir varlık olduğu sonucuna varır. Ona göre, önceleri insanın asosyal ve ilkel doğası da onun toplumdan yabancılaştırılmasının ifadesidir. Bunu bir ön koşul olarak değil bir sonuç olarak görür.
İki türlü sevme şekli vardır;
Bencillik/ Kibir; kibirlilik beni ihtiyacın olan şeyleri elde etmek için başkalarını kullanırım.
Özgüven / Kendini sevme; kendimi iyi hissetmek için zafere ulaşmaya çabalarım ve sonra buna zaferimi kanıtlayacak kişilere yönelirim. Kendi özgüvenimi artırmaya ve diğer kişi tarafından sayılmaya ihtiyacım olduğundan, bunu onunla temasa geçerek yaparım.
Yaşamak için topluma gereksinim duyduğunu anlamayan insan ya hayvandır ya da tanrıdır.
İnsan çıkar sağlamak için değil de diğer kişiler olmadan kendini eksik hissettiği için diğerleri ile bir araya gelir.
Kendini yalnızken eksik hissetmek, insanın doğasında vardır.
“Platon’un Gastmahl’indeki Aristofanes figürü ile ilişkilendirilir.Bu figür kendini eksik hisseder, dolayısıyla sahiplik, askeri başarı, sevgili edinmek için çabalar. Çocukları vardır ama yinede hiçbir zaman hoşnut değildir. Ta ki bir gün masaya oturduğunda biri ona şöyle diyene kadar: “Sen Aristofanes’sin, ben seni tanıyorum.” O kişi bunu söylediğinde Aristofanes kendini tamamlanmış hisseder.”
Yabani insan kendi içinde yaşar; buna karşılık, sosyal olan kişi daima kendi dışındadır ve sadece başkalarının onun hakkındaki görüşleri içinde yaşar.
Diğer kişi yoksa ben eksiğim, diğeri olmadan benim hayatımın anamı yok, yalnız olduğum zaman hayatıma bir anlam katamam.
LA BRUYERE
İnsan, doğası gereği asosyaldir; toplum, övgü ve değer bilme durumları ise onay ve saygı ihtiyacından oluşur.
ADAM SMİTH
Diğer kişinin orada olması ve bizi onaylaması yeterli değildir, onun bizim davranışımızı uygun bulmasına da muhtacızdır.
Mülk insanın temel ihtiyacı değildir, sadece insanın kendini daha tam hissetmesine izin verir.
Çevresel ilgisizliğin insanı öldürecek korkunç olduğu görüşünü savunan kişidir.
Başkalarının görüşü, insan için temel bir ihtiyaçtır; bize onayını bağışlayan bir kişi olmadan yaşayamaz ve maddi servet işte tam bunun için vardır.
Her insan eksiktir ve kendi kimlini oluşturmak için diğer kişilere bağımlıdır.
Vicdan-Üst benlik
Ben sadece vicdanımla uyum içinde davranırsam kendimi tamamlanmış hissederim. Yoksa kendimi kötü hisseder ve mutsuz olurum.
Sonuç olarak üst-benlik, ahlak, etik ve soyut büyüklük olarak toplum, diğer kişiler tarafından onaylanma ve takdir edilme arayışının gerekliliğine verilen cevaplardır.
HEGEL
Eksiklik duygusu ne övgü ne de başkasının saygı duyması veya onayı ile çözümlenebilir.
İnsan sürekli kendisi için önemli olan biri ona değeri versin diye onun etrafında döner durur. Aksi taktirde eksiklik duygusu oluşur, kendini sakatlanmış ve memnuniyetsiz hisseder.
İnsan dünya üzerinde yalnız olsaydı, insan olmaz hayvan olurdu.
PSİKANALİZ / FREUD
Psikanaliz açısından bakacak olursak; Düşünce aşağı yukarı şöyledir., La Bruyere’in “İnsan yalnız yapması olanaksız olan şeylere ulaşmak için başkaları ile bir araya gelir. Bu düşünceden yola çıkan psikanaliz şu sonuca varır; “Eğer başka biri kişi benim tutkumun nesnesi olursa, o zaman bu beni onunla bir araya getirir.
Bilinçdışı ile kendini yıkma dürtüsünün birleştiği ölüm içgüdüsü teorisi, toplumda doğal olmayan bir şey gören ve insana dayatılan temel yalnızlığın hikayesi ile ilintili görünüyor.
Freud çok daha sonra olsa da, yaptığı alıntılarda bazı yönden La Bruyere’in Montaigne ve Hobbes’ın bu fikirlerine değinir. İnsan doğası, varlığındaki bilinçdışı gibi tek başınadır ve zevk ilkesi ile yönetilir.
Bu fikir alışverişi ne Hegel, ne Nietzsche, ne de bu filozoflardan başka biri ile biter. O devam ettirilir ve belki de hiçbir zaman bitmeyecektir. Çünkü şunu söylemek çok zordur.Şimdi her şey belliyken, bütün düşünce modelleri kesin olarak birine veya öbürüne dayandırılır.
İnsan, doğası gereği yalnız mıdır? Ve yalnız olduğu sürece eksik ve dolayısıyla kendini tamam hissetmek için başkalarına bağımlı sosyal bir varlık mıdır?
Bu tartışmada filozoflar çoğunluğa uyarak insanın olduğu anlayışını tercih etmişlerdir.
TZVETAN TODOROW
Fransa’da yaşayan Çağdaş Rus Filozofu Tzvetan Todorow; bu konu hakkında çok ilginç bir kez ortaya koydu;
Birincisi: Filozof kendini referans noktası olarak olan ve dünyadan elini çekmiş bir şekilde yaşayan insanlardır..
İkincisi: Hegelci düşünce olan savaş ve rekabet, insanlığın mitolojik köklerine daha iyi uyum sağlar.
Todorow’a göre insanlık tarihinin başlangıcında daima bir savaş vardır; çünkü bu kadınlar tarafından değil erkekler tarafından yazıldı.
Annelik insanlığın gerçek kökü, tarihte bir tarafa bırakıldı; aksi durumda, insanlığın kökleri kesinlikle barışçı olurdu.
Ancak erkek çocuk doğurmaz, erkek savaşır düşüncesi ile sonuç olarak erkeklerin hüküm sürdüğü bir felsefe, köklerini doğum ve aşk efsanelerinden değil savaş ve rekabet efsanelerinden alan bir insanlık tarihi yarattı.
Todorow’un ilginç olan üçüncü nokta ise: Önce amiplerin ortaya çıktığını, çok hücrelilerin daha sonra meydana geldiğini söyleyerek, insanı yalnız bir varlık olarak ilan etmek işin kolayınca kaçmaktır. İnsanın önce yalnız olduğunu, toplumdaki hayatın daha sonra oluştuğunu ileri sürmek üstünkörü olur. Neden aynı zamanda oluşmuş olmasınlar?
İnsan kendini eleştirmekten zevk alır; suç ve cinayet hakkında okumak, dedikodu ve gevezelik yapmak onun hoşuna gider.
Dolayısıyla, insanı başkasına bağımlı biri olarak değil de yıkıcı ve gaddar olarak sunmak daha çekicidir.
Sonuç olarak: Şimdi kendimize sorular soralım;
İnsan sosyal mi yoksa asosyal mi? Sorunun cevabı tartışmalı, bu konuyu içini doldurmak adına çok derinlemesine araştırma yapmalıyız.
Birçok şeyi sonradan toplumdan öğreniyoruz, birçok duyguları,; korkuyu, acı çekmeyi, mutluluğu, kokuyu bile…Ama bazen bize öğretildiği kısmı bizimle özdeşleşir. Bize ait otomatik duygu haline gelir. Bir süre sonra rahatsızlık verir. İnsan özünün problemli olduğunu düşünür, ama beklide doğası ile sonradan öğrendiği çelişmeye başlar. Fakat bunu farkına varması çok zordur. Çünkü sonradan öğrendiğini doğası zanneder…
İnsan belki de doğuştan asosyal olduğu için bu kadar bencildir, belki de bu yüzden insan insanı zamanla tüketmiştir ve tüketmeye de devam etmektedir.
Ne dersiniz?
GÖKÇE GEYİK
Kaynak: john Bucay “Birlikteliğe Giden Yol”