BİZ NEDEN ORADA DEĞİLİZ!

“Normal olmak” kavramı, günümüze baktığımızda güncel hayatta hangimiz normaliz ki sorusalını beraberinde getiriyor. Herkesin birbirinden farklı olduğu bu dünyada “normal insan” tanımı zor olsa gerek. Aslında “normal insan” tanımı 20. yy’a kadar pek önemsenmemiştir. “Topluma uyumlu olanyani genele tabi olan normal insandır.” denmiş. Taa ki 2. Dünya savaşına kadar. Çünkü insanlar gaz odalarında katedilirkin, yakılırken halk bunndan rahatsızlık duymuyordu, normal karşılıyordu. Anladılar ki, tolumlarda hastanalabilir ve “Normal insan” tanımını toplum üzerinden alıp birey üzerine indergeyip tanımı revize ettiler. Bana sorarsanız bu tanımda da ufak bir sorun var, daha doğrusu olmak zorunda. “ Aşırılığı, eksiklikliği, taşkınlığı olmama, ortalama durum, kurallara uygun, alışagelen, olağan, uygun” olarak açıklanıyor.Aşırılık? Eksiklik? Taşkınlık? Oratalama durum? Kime göre bunların hepsi. Az önce “sorun olmak zorunda” dememin sebebi; her ne kadar bireysel bir tanım yapsakta, ister istemez bir genelleme ve kalıp içerisine sokmak zorundayız tanımı. “Normal olmamak” demek, “delilik” ile bağdaştırıldığı için, burada kavramlar arasında gezintiye çıkmamız gerekiyor. Psikolojik boyutta evet, kısmen bu şekilde yorumlanabilir, peki halk arasında nasıl bir de oraya bakalım; Eğer kişi, bir diğerine göre farklı ise, onun kültüründe yetişmedi ise, o zaman bu farklılığı, “normal olmamak” olarak yorumlayabilir. Bizim gibi giyinmeyen, bizim gibi konuşmayan, bizim gibi düşünmeyen birinin normal olmadığını iddia edebiliriz. Onu kendi standartları üzerine yorumlamak bizim zihnen başvurduğumuz bir yol değil.
Peki sence sen normal misin? Normal olmak diye bir kavramı günümüzde kullanmak sıkıntılı bir durum. Her kişinin duygularını yaşama biçimi çok farklı. Farklılıklardan değil de, bireyler üzerinden bakalım konuya. Bireysel olarak, acı yaşamak, mutlu olmak, durağan olmak, korkmak, huzursuz olmak çok insani duygular. Bu duyguların; azlığı, çokluğu, sürekliliği hastalık teşhislerinde önemli yer tutuyor.Fakat bu durum bireyi anormal yazmaz. Onun ruhsal sancılarını gösterir ve bu da düzelebilecek bir durumdur. Normal olmayan kategorisine koyacağımız kişiler daha çok psikozlar (paranoid, şizoit vb.) olur. İniş çıkışlarımız, kaygılarımız, panik durumlarımız bizi anormal yapmaz.
Bir başka sorun;kültür içerinde her zaman şahit olduğumuz kötü durumları, kötü insanları, kötü olayları normalleştirme eğilimde olmamız. Meşrulaştırma durumuna sokuyor olmamız. Aynı “Hitler Almanya’ sında olduğu gibi Alman halkın Yahudilerin katledilmesinden rahatsız olmaması gibi. Bunun için büyük felaketlere bakmamız gerekmez, günlük yaşamda dahi karşımıza çıkıyor. Bir kitapta alıntı yaparak anlatacağım;
“Akıl hastanesinin bahçesinde sigara içiyordum. Maeakımdan sanırım, bir şekilde orada buldum kendimi. Kendi halinde, oldukça normal davranan, yüz çizgilerinden kırklarında olduğunu düşündüğüm bir adamla göz göze geldik Ben birkaç kere kafamı çevirsemde o gözlerini üzerimden hiç çekmedi. Kıyafetlerinden anladığım kadarıyla misafirdi oarad, hasta demeye dilim varmıyordu. Nce biraz çekindim, sonara cearetimi toplayıp küçük adımlarla yaklaştım yanına “ Sigara versen” dedi hemen. Sigarayı uzatırken “Neden buradasınız?” demiş bulundum.
Sigarasını yaktı, tekrar gözlerini dikti üzerime. Kıprdamıyordu bile ürkmedim desem yalan olur.” İyi günler” diyerek uzaklaştım. “Belki de yanlış bir sormuşumdur, belki canını sıkmışımdır. Ya da ne bileyimadam deli işte!
“Sen neden burada değilsin?” diye bağırdı arkamdan. Öyle bir bağırdı ki, arkamı dönmeye korkmuştum. Cinnetle bağırır gibi.
Döndüm yüzümü, olduğum yerde, yaklaşmadan baktım yüzüne.
Bu sefer sesini daha da yükselterek tekrarladı. “Sen neden burada değilsin?”
Onca sahtekarın, onca vicdansızın, onca ihanetin içinde durabilmeyi nasıl başarıyorsun? Çocukların vurulduğu, çiçeklerin koparıldığı, sevgilerin harcandığı, umudun tükendiği, renksiz yapay bir dünya var dışarıda. Uyuşmadan uyum sağlayamadığım. Kirli, kibirli, kaba bir dünya var. Çıkarları uğruna seni çakıyla son model bir arabayı çizer gibi çizecek binlerce insan var. Kanını emecek bir sürü vampir. Sana kullanıp, köşeye atılmış pis bir mendil gibi hissettirecek bir sürü katil…
Sen neden burada değilsin?”
Ulan / Nursen Yıldırım.
Burada olduğu gibi. Peki, bunlar yaşantımızın bir parçası dediğiniz an, sorgulamaktan kaçmak demektir. Burada önemli olan olaylara illa ki müdahil olmak değil, bunun normal olmadığını bilmek yeterli aslında.
Normal olmak ya da olmamak mı mesele, yoksa etrafımızda denk geldiğimiz ve insanlığa zarar veren olayları normalleştirmemek mi?
Biz neden orada değiliz!
Gökçe Geyik.

PES EDİLMEMİŞ BİR GÜNAYDIN İNSANI YAŞAMA GÖTÜREBİLİR

1930’larda bir Polonya kasabası olan Procknik’in saygın Başhahamı Samuel Shapira, kırlık bölgede insanı dinç tutan yürüyüşlere çıkmayı adet edinmişti.

Sıcak, sevgi dolu ve merhametli kişiliğiyle tanınan Haham yürürken karşılaştığı Yahudi olsun, olmasın herkese selam vermeye dikkat ederdi.

Günlük yürüyüşlerinde sürekli karşılaştığı insanlardan biri de, çiftliği kasabanın dışında olan Bay Müller adında bir köylüydü. Haham Shapira, tarlasında harıl harıl çalışan çiftçinin yanından her sabah geçerdi.

Haham başıyla selam verir ve güçlü bir sesle “Günaydın Bay Müller,” derdi.

Haham sabah yürüyüşlerinde başlama kararı alıp da Bay Müller’i ilk kez bu şekilde selamladığında, çiftçi soğuk bir bakışla arkasını dönmüştü. Bu köyde, Yahudiler ve Yahudi olmayanlar arasındaki ilişkiler iyi değildi; dostluklarsa çok nadirdi. Fakat Haham yılmadı. Günlerce Bay Müller’i içten bir merhabayla selamladı. En sonunda çiftçi Haham’ın içtenliğine inanmış, onun selamlarına şapkasını eğip gülümseyerek cevap vermeye başlamıştı.

Bu olay yıllarca sürüp gitti. Her sabah Haham Shapira, “Günaydın Bay Müller!” diye sesleniyor ve Bay Müller şapkasını eğip, “Günaydın Bay Haham!” diyerek cevap veriyordu, ta ki Naziler gelene kadar.

Haham Shapira ve ailesi, köydeki diğer tüm Yahudilerle birlikte toplama kampına götürdüler. Shapira sürekli, bir toplama kampından diğerine sürülüyordu. En sonunda, onun son durağı olacak olan Auschwitz’e getirildi.

Trenden inip yere ayak bastığında, seçmelerin yapıldığı sıraya girmesi emredildi. Sıranın arkasında beklerken, uzakta kamp komutanının sopasıyla sağı solu işaret ettiğini gördü. Sola işaret ölüm anlamına geliyordu; sağ ise vakit kazandırıyor, hatta kurtuluş anlamına geliyordu.

Kalbi hızla çarpıyordu. Sıra ilerledikçe komutana daha da yaklaşıyordu.

Sıra ona gelmekteydi. Karar ne olacaktı; sağ mı, sol mu? Keyfi kararıyla onu alevlere atacak olan seçmeden sorumlu adamın yanına varmasına bir kişi kalmıştı. Bu nasıl bir adamdı? Binlerce insanı bir günde kolayca ölüme gönderebilen bu adam nasıl biriydi ?

Korkmasına rağmen sıra ona geldiğinde cesur bir şekilde komutanın yüzüne baktı.

O anda ikisinin de bakışları birbirine kenetlendi. Haham Shapira komutana doğru yaklaştı ve yavaşça “Günaydın Bay Müller! “ dedi. Bay Müller’in soğuk ve hiçbir hissin okunmadığı gözleri bir an içim seğirdi. O da alçak sesle, “Günaydın Bay Haham! “ diye cevap verdi.

Daha sonra sopasıyla işaret edip güçbela fark edilen bir baş selamıyla bağırdı:

“Sağa!”

Yaşama…!

Basit bir “ Merhaba’nın” hayat kurtarabileceğini kim düşünür?

Bazı küçük ya da bize göre basit ve küçük olan davranışlar büyük sonuçlar doğurabilir.

Haham kurtuluşun tohumlarını, başkalarının önemsiz bir köylü dediği adama yıllarca neşeyle selam vererek atmış oldu. Bir gün kaderini bu çiftçinin belirleyemeyeceğini düşünebilir miydi?

Kaynak: Yitta Halberstam/ Judith Leventhal  “Küçük Mucizeler” adlı kitabından.

Bu hikayeyi referans alarak “kimlik” kavramına değineceğiz.

Kişilik (personality): kapsamı ve sınırları oldukça geniş bir kavramdır. Bireyin biyo-psiko-sosyal gelişimini ve bütünlüğünü içeren hem içsel süreçlerin hem de dışa yansıyan özelliklerin tümünü kapsamaktadır.

Mizaç: Kişinin doğuştan getirdiği büyük ölçüde biyogenetik ve perinatal ögelerin belirlediği, yaşam boyunca çok az oranda değişen yapısal özellikler, kişiye özgü ruhsal faaliyetler ve davranışsal tepki verme tarzlarıdır.

Mizaç için; huy, yaratılış, doğa terimleri kullanılmaktadır.

Karakter: Kişiye özgü olarak doğuştan getirilen mizaç özelliklerinin temelinde, sonradan kazanılmış ancak değişmeye dirençli davranışsal özellikleri kapsar.

Bu özellikler birey ve çevre arasındaki dinamik etkileşimlerle belirlenir.

Sağlıklı bir karakter yapısı bireyin gereksinimleri ile çevresel etkenler arasındaki uyumda önemli bir rol oynar.

Kişilik; mizac ve karakter arasındaki etkileşimin son ürünü olarak değerlendirilmektedir.

Kimlik:  kişinin kendini nasıl tanımladığı (self-consept) ve konumlandırdığı ile ilgili bir kavramdır. 

Kişinin kim olduğuna, nerede durduğuna ilişkin cevaplardan oluşur. Birey veya grubun kendini diğer birey veya gruplardan ayırt edici özelliklerinin bütünü olarak tanımlanabilir.

Bu açıdan bakıldığında, kimliğin tanımı daima bir diğerine göre yapılır. Bireysel ve kişisel kimliğin yanısıra sosyal ya da kolektif kimliklerden de söz edilmektedir. Cinsel, etnik, mesleki, toplumsal vb. birçok kimlikler vardır.

Kişinin birbiriyle uyumlu birden fazla alt kimliği olabilir. Bu kimliklerin birbirleriyle uyumu sağlıklılık için gereklidir.

Bu tanımları önden ayrıntılı olarak vermek istedim. Çünkü kimliğimizi toplum içindeki kullanma şeklimizde bazen sıkıntılar olabiliyor. Kimliklerimiz bizi diğerinden ayıran özelliler mi? Yoksa diğerine bakıp kendimi konumlandırdığım bir yer mi?

Felsefede; kimlik  Latince “identitas” kelimesinden gelir ve herşeyin yalnızca kendisiyle olan ilişkisi demektir. Özdeşlik kavram, ayırt edilemeyen özdeşlik ve zamanla değişen kişisel kimlik de dahil olmak üzere birçok felsefi sorgulamanın oluşmasına yol açar.

Antropoloji de ise: Toplumun sosyal sisteminin en temel ve en önemli kökenidir. Kimlik, bireylerin gerek kültürel gerekse yaşadıkları çevrelerdeki sosyal konum ve statülerinin  karşılığı olan çok boyutlu, inanç, tutum, değer yargıları gibi yaşam biçimini sembolize eden bir kapsamın alt başlığıdır.

Kimlik aynı zamanda Türkçe’de “Kim” soru kökünden türetilmiş olup aynı şekilde zorunlu bir aidiyeti, aynı olmayı, tek olmayı, hangi kişi olmayı ifade eder?

Psikanalitik bakış açısında ise, benliik, beden ile eşleştirilmiştir. Psikanalizde kimlik ; ilk dönem anne ile iletişimde oluşur.

Bu tanımların nezninde; “kimlik” hem öznel hem de dışarı ile etkileşim içindedir. Biraz daha güncel dile dökersek; aslında kimlik oluşum esnasında birçok faktörden etkilenir.Fakat bu dış faktörlerin sonunda kişiye ait bir kimlik oluşur. Bu kimlik kişisel bir kimliktir. Bu kimlik kişye aidiyet duygusunu da berberinde getirir.

Peki asıl soru, kimlik oluştuktan sonra değişir mi?

Buradan sonra tamamı ile, hipotetik konuşacağım, kendi öznel düşüncelerimi paylaşacağım.

Kimlik oluştuktan sonra çevresel birçok faktor üzerimizede etkili olcak, kimlik oluştuktan sonra bu dış evre durmuş değil, devam ediyor sonuç olarak.  Bundan kaynaklı kimlik değişime açıktır, fakat kolay kolay değişime uğramayacaktır. Aksi halde benlik sıkıntıya girer.

Basit bir örnek verecek olursak; ben Ayşe’nin tavır ve davranışlarına gore kendi tavır ve davranışlarımı belirlersem, ya da Fatma’nın, Ahmet’in… Yani sürekli birilerine gore kara verirsem burada “ben” neredeyim?  Yani tutum ve davranışlarım karşıya gore değil de benim kendi bakış açıma göre dışarıya yansımalı.

Ya da karşı tarafın istek ve beklentilerine göre, hiç sorgulamadan hareket etmek yine aynı soruyu sorduruyor bana; “ben” neredeyim?

Kimlik kavramının en fazla sıkıntıya düştüğü yer kitlelelerdir. Kitle psikoloji içerisinde kişi kimliksizleşir. Birey olarak yapmayacağı davranışı,kitle içerisinde gerçekleştirir.  Bu açıdan kitleleler tehlikelidir.

Gelelim kavgalara; kişiler kavga esnasında en çok şu soruyu sorar? Sen kimsin? O da der ki: “ Asıl sen kimsin?”  Burada bir kimlik bir aşağılama sürecine girer. Kimlik oluşturmak demek; dünyada biricik olmak ve herkesten üstün olmak demek değildir. Ya da herkesten aşağıda olmak demek de değildir.  Insan organizması olarak algılarımız her birimizden çok farklı, yaşam deneyimleri, aile, çevre, genel anlamıyla külrürlerimiz ,biyolojik yapımız çok farklı. Bu yüzden her bireyin kimlik oluşum süreci farklı olduğu gibi kimliklerimizde farklı.  Fakat o kadar birey olamamışız ki, kavgada bile kendimizi savunma şeklimiz “ Sen kimsin?” oluyor.  İlk once kendimize soralım “Biz kimiz?” Diğerlerinden bizi ayıran şey neden bizi ivme olarak yukarıya ya da aşağıya koymak zorunda?  Kişi bize zarar verdiğinde dahi maalesef ki, kimliksizleşmiyor. Onunda kendine ait bir kimlik süreci var. Eğer ki öfkenize, aşağılama duygunuz eşlik ediyorsa, burada sanırım öfkenizi eğitmeniz ve de kimlik gelişimizi sorgulamanız gerekir.

Hikayedeki Haham “ Aman! bu adam kim ki, selam vermezse vermesin. Ben de ona vermem!”  deseydi “Haham” değil, Bay Müller olurdu.

Ben ben olduğum için davranışımı belirlerim, karşıya göre şekillendirmem. Onun kimlik sürecine eşlik etmem. Kendi kimlik sürecimin gerekliliğini yerine getiririm. Benim davranışıma karşılık onun davranışının ( iyi ya da kötü) onun kimlik süreci ile ilgili, benim değil, benden tamamen bağımsız?

Şimdi sana sormak istiyorum, tamamı ile kendi kimliğimle, sadece senin iyiliğin için soruyorum;

“ SEN KİMSİN?”

“ Hangi arkadaşın?”

“ Hangi düşmanın?”

“Hangi  sevgilin?”

“Hangi ideolojin?”

“Hangi etnik kimlik?”

“Hangi toplumsun?”

GÖKÇE GEYİK

Kaynak:

http:// http://www.psikolojibilimi.gen.tr

http://centerforinterculturaldialogue.files.wordpress.com

http://dergipark.org.tr

http://www.millifolklor.com

Görsel: “Dinle Küçük Adam” kitabından.

KONSEPT Mİ? MAKSAT MI?

ANTROPOLOG / DANIŞMAN GÖKÇE GEYİK

Dünyada birçok kıyafet çeşidi vardır. Her dönem değişen, trend olan ya da bizi mesleki olarak birbirimizden ayıran çeşitli kostümler. Maddi olarak külfetli olan ya da “Pazar malı bu ya.” diyerek basitleştirdiğimiz kıyafetler.  Şimdi neden bu kıyafet çeşitliliği ile başladım oraya gelelim;

Bulunduğum bölgede meşhur olan bir otelin bahçesine kahve içmeye gitmiştim. Burada garsonlara hizmetçi kıyafeti giydirilmişti. Orada otururken bundan rahatsız oldum. Mekân çok güzel, ilgi, alaka harika. Fakat bu durum benim gözüme batıyordu. Bir gün bir arkadaş ortamında bu olayı anlattım. Rahatsızlığımı dile getirdim. Arkadaşlarımda bana; “Buna takılman çok anlamsız, çünkü, o bir konsept. Ayrıca sen hiç evine, iş yerine temizlikçi almıyor musun? Ne var bunda?” gibi söylemler ile karşılaştım.

Ama burada asıl odaklandığım neden bu kadar rahatsız olmuştum, arkadaşlarımın normalleştirdiği bu şey neden bana anormal geliyordu. Beni neden rahatsız ediyordu diye düşünürken, sonunda buldum. Şuan bu yazıyı yazarken müthiş bir iştahla yazıyorum. Çünkü zihnimdeki düşünceler tek bir noktaya toplandı ve zihnimde yer açıldı. Bu beni çok iyi hissettirdi.

Gelelim konuya, neden bu kadar rahatsız olmuştum? Öncelikle şunun altını çizmemde fayda var; hiçbir kıyafet, hiçbir eylem insanı birbirinden ayırmaz, ayıramaz. Fakat maksat ve ona yüklediğimiz anlam ile biz onları birbirinden ayırırız. Benim rahatsız olduğum şey; hizmetçinin yaptığı temizlik eylemi değildi ki, tüm düşünce yapıma aykırı bu zaten, ya da giydiği kıyafet de değildi olay. Asıl olay o kıyafete verilen anlamdı. Bu hizmetçi kıyafeti eski dönme ait, peki günümüzde neden kullanılır? Çünkü bunu kullanan yer gösterişli ve elit gözükür. İşte beni rahatsız eden de bu noktaydı. O kıyafete atfedilen anlamdı, kıyafetin bizzat kendisi değildi.

Anlamı olan bir şeyi  maksadından uzaklaştırarak, anlamsızlaştırmak çok acizce bir şey. John Boyne “Çizgili Pijamalı çocuk” kitabında şöyle demişti; “ Hangi insanların çizgili pijama, hangilerinin üniforma giyeceğine kim karar vermişti?”

“Downton Abbey”  dizisine ilk başladığımda bu kadar fazla her şeyi, kıyafet giydirmek, saç yapımı vb. İşleri bile hizmetçilerine yaptırmaları, evde yaşayan her bireyin giydirilmek üzere yardımcıları olmaları, ( ev işleri haricinde) Hizmetçiler arasında bile statü farkı bulunduğu bir dizi olarak görmüştüm. Ve yine tabii ki çok rahatsız olmuştum. Fakat dizinin ilerleyen bölümünde hizmetçilerin, ev sahiplerinden gördükleri müthiş saygı ve insanca davranışlarını görene dek. Yani ev sahipleri; onlara o kıyafeti giydirdi, o eylemleri ( temizlik, giydirme, hazırlama gibi) ve görevleri verdi. Fakat bunları yaparak onları kendilerinden ayırmadı.  Ve artık bu durum hiç gözüme batmıyordu.

Geçenlerde bir anne bana, kızının sınıfındaki bir arkadaşının kızına ; “Neden senin montun düz?”  diye sormuş. Kendi montu tüylüymüş çünkü. Kızı da;  “Ben bunu almak istedim.” demiş. Arkadaşı da; “Hayır, çünkü sizin paranız yok, fakir olduğunuz için alamadınız?” demiş. Bu iki çocuğu montların çeşitliliği değil,” tüylü monta” yüklediği anlam ayırdı.

Gelelim sosyal medyaya; kitap paylaşıyoruz. Fakat kitabı okuyup, gerçekten onu çok beğenip, ondan çok şey öğrendiğimiz ve diğer insanlarında öğrenmesi için mi paylaşıyoruz? Yoksa kitap paylaşmak elit bir görüntü olduğu için mi?

Her gittiğimiz yerden fotoğraf paylaşmak; güzel yerleri paylaşmak için mi? Yoksa “Bakın ne kadar geziyorum” imajı vermek için mi?

Ben kendi fotoğrafımı paylaşmaktan dolayı bazen kendime çok yabancılaşıyorum. Neden yapıyorum diye? Bir arkadaşım “Ama orası zaten fotoğraf paylaşama platformu” demişti. Haklıydı, fakat artık değil çünkü insanlar oradan ticaret yapıyor, işini paylaşıyor yani anlamı evirildi diyebiliriz? Peki, o zaman biz güzel çıktığımız için mi o fotoğrafı paylaşıyoruz. Yoksa beğenilmek arzusu ile mi?

Paylaştığımız benliğimize, hayatımıza, kahvelerimize, çaylarımıza, filmlere, dizilere, belgesellere, videolara, yazılara sizce nasıl bir anlam yükleyip paylaşıyorsunuz? 

Bizler hangi anlamın peşindeyiz? Ne arıyoruz? Kimi kimden ayırıyoruz?

ÜNİFORMAMI MI YOKSA BENİ Mİ YARGILAYACAKSINIZ?

İNSAN MI KÖTÜDÜR YOKSA DAVRARNIŞLARI MI?

İnsan doğuştan iyi veya kötüyü bilebilir mi? Yoksa sonradan mı öğrenir? İnsan mı kötüdür? Yoksa davranışları mı kötüdür? Kötü olduğunu düşündüğümüz birini “iyi”, iyi olduğunu düşündüğümüz birinin daha sonradan  “kötü” olduğunu görmek mümkün müdür? Gelin bu konuda biraz beyin fırtınası yapalım.

Piaget Bilişsel Kuramı’ na göre; 0-2 yaş arası bir çocuğun iyi- kötüye dair herhangi bir bilgisi bulunmamaktadır. Sadece dürtüsel ihtiyaçlarını karşılamak üzerine davranır.2-6 yaş arası ise; iyi ve kötüden anladığı şey, etraftan aldığı tepkilere göre davranmak, yani uyumlanmak. Karşıdakinin davranışına göre davranış belirlemek. Bunun mantık kullanımdan çok sezgisel davranıyor. 6-12 yaş ise;  bilişsel gelişginlik ile çocuk artık iyi ve kötüyü yada doğru ve yanlışı ayırt edebiliyor artık. Burada doğru ve yanlışın üzerinde etkili olan; aile-çevre dolayısıyla kültür. 12 yaş sonrası ise; bunları sorgulama süreci başlıyor. Burada aslında kişi kurallara sert bir şekilde tabi tutuluyor ise, o vakit kural bozucu olabiliyor ve şöyle bir dil geliştiriyor kendince; “ yalan söyledim ama” buradaki amalar ile yanlış meşrulaşırma ve bedenlenleştirme başlıyor.  Sürekli amaçlı yanlışlar ve kötüye meyil veren davranışlar silsilesi eşlik ediyor.

Burada kişi bazlı iyi-kötü kavramının rotasını kültürel iyi ve kötüye çevirelim. Kültürlerde ortak olan evrensel olan birçok konu vardır. İyi- kötü bağlamında bakarsak. Bizler kendi kültürümüzde doğru olarak gördüğümüz bir şeyi yani bize öğretilen bir şeyi, ta ki başka toplumları ve kültürleri deneyimlereyerek sorgulamaya başlarız.

Birçok ilkel kabilede bir çocuk; aynı yaşlardaki yetişkin bütün kişileri “baba” olarak bilir. Çünkü kültürlerinde öğretilen budur.

Başka ilkel kabilelerde ensest şiddetle karşı çıkılan ve kurallar koyulan bir tabudur.

Spartalı’larda eğer bir çocuk güçsüz, sakat ve ya hasta olarak doğduysa o çocuk öldürülür. Çünkü o çocuk işlevselliği üzerinden değerlendirilir. O zaman işlevsel değil ise, insan olarak sayılmaz o kültüre göre ölmesi gerekir. Dolayısıyla insan olarak görmediğiniz birine acıma duygunuz olmaz.

Hindistan’da eğer bir kadının eşi ölürse, kendisi de intihar eder. Kimi zaman bu gönüllü olsa dahi, kimi zaman toplumsal normlardan dolayı istemese buna mecbur hisseder.

Bu örnekler çoğaltılabilir. Gördüğünüz üzere bize korkunç gelen bu örnekler, o kültüre göre doğru ve olması gereken davranışlar.

İyi-kötü, doğru- yanlış dolayısıyla ahlak; kültürden kültüre, zamansal, dönemsel olarak değişiyor. Peki iyi ve sıradan olan biri bulunduğu ortam içerisinde kötü bir insana dönüşebilir mi?

Hitler dönemine bakarsak; Adolf Eichmann onlarca insanın katliamında parmağı olan bir Nazi subayı. Tüm Nazi politikilarında etkin rolü vardır. Savaş sonrası birçok Nazi subayı yargılandı. Fakat Eichmann hariç, çünkü kendisi kaçmayı başarmıştı. 26 yıl sonra Arjantin’de yakalandı ve İsrail hükümeti tarafından yargılandı ve idam edildi.

Bizi ilgilendiren asıl nokta; Eichmann’nın mahkeme savunması; hiç pişman değil, hiçbir şekilde suçluluk hissetmiyor. “Ben işimi yaptım, bana ne söylenirse ben onu yerine getirdim” diyor. Üniformasını yan koltuğa koyarak “Bunu mu yargılayacaksınız, yoksa beni mi?” diye soruyor.Eichmann’a göre sıradan bir insan olsaydı bunları yapmazdı, üniformasının getirdiği sorumluluğu yerine getirdi.Dolayısıyla ona göre suçlu değildi.

Ve burada asıl korkunç olan kısım; yapılan araştırmaya göre, Eichmann gerçekten sıradan bir insandı. Geçmişinde ve sonrasında anti-yahudi olmadığı, böyle bir düşmanlığı bulunmadığı görüldü. Yani Eichmann benim sizin gibi bir insandı aslında. Peki, “otorite” insan zihni üzerinde bu kadar etkili mi?

Gelin bu konu ile ilgili defalarca tekrarlanmış deney olan “Milgram deneyine” bakalım.

Milgram gazeteye ilan verir. Denekler arar. Başvurular sonrasında şöyle bir düzenek kurara; bir görevli eşliğinde denek bir odaya konur. Odada elektrik şoku cihazı karşısına oturtulur. Deney deneğe şöyle anlatılır; diğer odada denek olduğu kablolar ile bağlı olduğu, ona mikrofon ile soru soracağını o da mikrofonla ona cevap vereceği, bilmediği taktirde elektrik şoku vermesi gerektiği ve her bilmediğinde şokun derecesini arttırılması gerektiği anlatılır. Hâlbuki karşı odadaki Milgram’ın öğrencisidir ve kablolara bağlı değildir. Öğrenci bilerek yanlış cevap verecek, kablolar bağlı gibi her şok aldığında bağıracaktır.  Ve deney sonucunda deneklerin % 64’ ü en yüksek seviye yani ölüm voltun çıkmıştır. Denekler bir görüntüde karşıdaki öğrenci çok çığlık atınca arkadaki görevliye döner, fakat görevli sorumluluk bize ait, görevinizi tamamlamanız gerek dediği anda, devam eder. Fakat sorumluluk bizde dil, size ait derse denek deneyi yarıda bırakır.

Peki, gelelim ölümcül volta gelen deneklere; onlara sorulur. Nasıl en yüksek volta çıktığı konusuna; denek ise çok mahcup olur fakat ardından  bana göre deneyin çarpıcı kısmı burası, denek şu cümleyi kurar; “O da soruyu doğru bilseydi, böyle olmazdı.”

Bunu günlük yaşmada ne kadar duyuyoruz öyle değil mi? Kişi herhangi bir yanlış yaptığında veya kötülük yaptığında; hep onu buna iten bir neden sunar. O kötü değildir, onu iten sebepler dolayısıyla bu davranışta bulunmuştur. Hep çaresiz bir iyi niyet vardır. Ya da onu bu davranışa iten insanlar veya otorite figürler vardır.

 Yani üniformalarını çıkarır ve bir köşeye koyar, vicdanlı bir şekilde hayatlarına devam ederler.

İyi ve kötü, doğru- yanlış ve ahlak bir üniformayla anlatılmayacak kadar derin anlamlar barındırır. Bu tanımlar döneme, zamana, kültüre ve aileye göre değişen kavramlardır. İnsan zihni devamlı olarak bir kültüre maruz kaldığı için bu tanımlar evrensel bağlamından kopuyorlar. Ortak bir dil yaratmak ise tanımların içinin boşlatılmasına sebebiyet veriyor.

Üniformamız üzerimizdeyken davranışımızın sorumluluğunu almak bizi daha doğru bir yola götürür fikrimce.

Dipnot: Stanford üniversitesine ait Zimbardo’nun gerçekleştirdiği “Hapishane deneyi” burada örnek verilebilirdi, fakat deney ile ilgili çeşitli spekülasyonlar olduğu için paylaşmadım. Dilerseniz İnternet üzerinden araştırabilirsiniz.

ANTROPOLOG / DANIŞMAN

GÖKÇE GEYİK

TEK GÖRÜNTÜYE İNDİRGENMİŞ YAŞAMLAR / DUNBAR SAYISI

Doğduğumuz an bir toplumun içine doğarız. Her ne kadar birey olarak varlığımız yer kaplasa da toplum içerisinde var olma zorunluluğumuz mevcuttur. Aksi taktirde yaşamda kalamayız. Toplum içerisinde birey olarak varlığımızı fark ettiğimiz an, bütünün tek’i olma sorumluluğunu da farkına varırız. Toplum içerisindeki ilk görevimizin “uyumlu” olmak olduğunu düşünürüz.

Toplum içerisinde birey olarak her birimizin algısı birbirinden son derece farklıdır, bu yüzden ortak dil yaratırız. Dil bu anlamda toplum içerisinde  birey olarak kendimizi anlatmak ve anlaşılmamız için son derece önemlidir. Peki dil dışında başka etkenler var mıdır?

Evet; Dunbar Sayısı.

 İngiliz Antropolog Robin Dunbar’ın geliştirdiği teoriye göre insan beyninin iletişimi 150 kişiyle sınırlı.

İngiliz Antropolog Robin Dunbar’ın 1992’de geliştirdiği bir teoriye göre insanların kurabileceği iletişimin bir limiti bulunuyor.

Dunbar, teorisini öncelikle primatlar üzerinde test etti. Primatların birbirleriyle sosyal ilişkilerini uzun süre inceledi.

Daha sonra ise, Dunbar ve meslektaşları insanların büyük gruplara ayrılmadan veya yıkılmadan önce nasıl toplandıklarını da içeren, grup boyutları hakkındaki bir takım incelemeler yaptılar. Bunun sonucunda ise 150 sayısı keşfedildi.

Bu sayı, insan beyninin neokorteks büyüklüğünün bir fonksiyonu. Neokorteksimiz tarafından yönetileblir sayıda ilişkide olabileceğimiz insan sayısı. Dunbar’ın primatlarla yaptığı gözlemler sonucu geliştirdiği bu formüle göre esasen insanlar için 147,8 olan bu sayı, sabit bir değer değil. 100 ile 230 arasında değişebiliyor. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki 150’den sonra grubun üyeleri bağlılık duygusunu kaybetmektedir.

İnsanlar ile kurduğumuz sosyal ilişkiler ve her ortamda kısa süreli dahi olsa tanıştığımız iletişim kurduğumuz her insan, aslında beyin için bir yük teşkil ediyor. İletişimde olduğunuz kişi sayısı eğer kotayı aşarsa, kapasitesinin üstündeki sayı ekstra enerji tüketimi anlamına gelir. Bu durumda bilişsel becerilerimizi yönettiğimiz ön beyin ve diğer bölgeler  enerji kaybına uğrar. Böylece en ufak basit şeyleri aksatmaya veya unutmaya başlarız.

Dunbar ve meslektaşları ayrıca, sosyal medyadaki insan ilişkilerini de incelediler ve Facebook üzerinde araştırma yaptılar.

 Yapılan araştırmada; 150’den fazla arkadaşı olan kullanıcıların, yalnızca 150 kişiyle iletişim halinde olduğu tespit edildi. 2011 yılında  Twitter’da yapılan çalışmada yine aynı sonuca varıldı.

Peki  bu sayı dışında geriye kalan insanlarla geçireceğim vakit sınırlı, yani saniyeler içerisinde kısıtlı kalıyor. Peki o zaman kendimle ilgili veriyi , bu sayıda ki kişiye nasıl vereceğim.  Eğer bunu dil ile yapamıyorsam, başka türlü nasıl gerçekleştiriririm. Elbetteki ik izlenim olan görüntüm ile.

Bu yüzden hem dışarıdaki hayatta hem sosyal medyada görüntüm ve paşlaştıkarım bu kadar önemli ve kusursuz olmak zorunda. Dolayısıyla ne giydiysem oyum imajını fazlasıyla benimsedi insanlar.Sosyal medyada çok kişi olduğu için; ki bu da çok fazla görüntü demek, senin görüntün ve sen daima daha iyisi olmalı algısı gititide büyüyor. Örnekse; estetik, makyaj, filtre üçlüsü arkasına saklanmış tek görüntüye indirgenmiş yaşamlar. Markalar arkasına sığınmış benlikler. Sahtelik üzerine kurulmuş anlık görüntü yaşamları.

Anlaşılmak insanınen temel ihiyaçlarından biri, fakat anlaşılmak adına seçtiğiniz yöntem çok önemli; kimi şarkı yazar, kimi şiir yazar, kimi resim yapar, kimi heykel yapar, kimi senaryo yazar film yapar, kimi kitap yazar, kimi bilimle uğraşır yayın yapar. Kimi de anlık görüntünün arkasına sığınır.

Görüntü dışında kişisel görüntü için; okumadığımız kitaplar, hiç anlamadığımız bilgiler, içilmemiş kahveler, bedenen gidilmş fakat ruhen orada hiç bulunmamış gezi fotoğrafları, arkadaş ile buluşulmuş tek kelam edilmeden sosyal görünme amaçlı sahte buluşmalar da bu işin cabası elbette. Yokuz ama varız, hiçliğin içinde varlığımız sırf tek seferlik izlenim için.

Anlık görüntün sadece ve sadece gerçek seni temsil etmeli.

İNSAN İNSANI ANLAYABİLİR Mİ?

İnsan organizması birçok duygu üreterek yaşantısına devam eder: sevgi, saygı, merhamet, şefkat, acı, üzüntü, neşe, mutluluk gibi.

 Fakat bu saydığımız olguların hepsinde insan tekillilik içerisindedir. Yani dünyadaki insan sayısı kadar “sevgi” , dünyadaki insan sayısı kadar “saygı” çeşidi vardır. Yani bütün bu olgular tekildir. Herkes kendi algısına göre değerlendirir, yorumlar ve davranışta sergiler.

Algı terimi bir organizmanın kendi içsel durumu ve çevresi hakkında bilgi kazanmasına ilişkin tüm süreçlere işaret eder. Başka bir organizmanın algılarını doğrudan yaşantılayamayız. Her türün üyeleri tüm diğer türlerden farklı algısal dünyada yaşar. Her tür kendi içerisinde bile, algısal yetide dikkate değer bireysel çeşitliliğe sahiptir ve her tür sahip olduğu duyu organlarındaki farklılıklardan dolayı farklı yollarla bilgiyi yorumlar. Sinir sistemimiz ise bu duyusal girdileri bütünleştirme görevi yapar.

Gözlem yapan kişinin zihnine 1 dakikada 2 milyon uyaran gelir. Fakat biz bunların sadece 1000 tanesini algılıyoruz ve bu süreçte algılanması ve yorumlanması ayrı bir sorun teşkil ediyor. Doğru biçimde anlamlandırıp yorumlamak durumsal ve kişisel farkındalık gerektirir.

Algılar farklıdır fakat biz ortak bir dil yaratırız. Çünkü dil aracılığı ile düşünüyoruz ve aktarım yapıyoruz. Dil imgeseldir ve dil hakikati ıskalar, hepimiz aynı kelimenin hepimizde aynı anlam ifade ettiğini zannediyoruz. Çünkü bilinçte özneldir. Peki, bilinç öznel ise anlam da mı özneldir?

Herhangi bir duruma ve olaya anlam katmak; bilinçdışı bir süreçtir. Hafıza, anı, yaşantı ve deneyimlerimizden bazılarına anlam katma sürecinde onları çağırmış oluyoruz. Anlam kelimesine eşlik eden öznel bir nitelik var. Yani görüntü ve görüntünün temsil ettiği şey arasında mesafe ve herkes için farklı bir anlam ve yorum ortaya çıkıyor.

Peki, insanın en temel ihtiyaçlarından biri “anlaşılmak” ise, insan kendini tam olarak ifade edebilir mi? Ya da insan karşısındakini tam olarak anlayabilir mi?

Can Yücel’in bu konuya uygun çok güzel bir sözü var; “En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir. Birbirini anlamayan.”

Maalesef insan insanı tam olarak anlayamaz. Biz karşıdaki kişiyi değil, karşıdaki kişinin bizdeki yansımasını algılıyoruz. Yani bizim bilinçdışı zihin kodlarımızdaki temsili yerini görüyoruz. İnsan her anlamda tekillik içerisindedir, fakat dil, iletişim yolu ile yani sosyal devrelerden dolayı çoğulluluk haline geçer. İnsanın insanı tam olarak anlaması mümkün değil fakat az da olsa etkili olan en iyi anlama yöntemi öncelik olarak “kendini anlamasıdır.”  Bu zor ve meşakkatli bir yol, çünkü hiçbir şekilde tam olarak kendimizi de anlamamız mümkün değil.

Toplum içinde çok fazla bu konudan yakınıyoruz, özellikle günümüzde çok fazla yalnızlık doğuyor. Anlaşılamazlık yalnızlık getiriyor, Fakat bu bilgilere sahip olduğunuzda bir durup bu konu hakkında düşünmeye ihtiyacımız var. Bundan kaynaklı yaşadığımız hayatta çok fazla kalıplar mevcut. Oysa hayat çok boyutlu, çok fazla değişken var. Burada zihin teorisi devreye giriyor. Bu konuyu daha önce bir blog yazımda bahsetmiştim. Ayrıntılı olarak okumak isteyen blog sayfamda bulabilirler. Benden farklı düşünen, benim gibi olmayan kişilerin hayatta ki varlığını kabul etmem gerekir. Aksi takdirde bu durumda da anlaşılamama düşüncesine giriyoruz. Farklılıkları kabul etmemek anlaşılamama derdine girmeyi beraberinde getiriyor.

Çok boyutlu ve çok karmaşık olan insan organizması; tekilliğin içerisinde çoğul olmaya çalışması zihinsel yatırım gerektirir. Bu hayatta neyin gerekli olduğunu, neyin gerekli olmadığını, neyin yapılmalı, neyin yapılamaz olduğunu, neyin anlaşılır, neyin anlaşılmaz olduğunu kesin şekilde belirtmek, önermelerle yol gösterici net tavsiyeler vermek sakıncalıdır. Tekilliğin çok boyutlu olması bu durumu sakıncalı kılar.

Eğer bir miktar anlaşılmak istiyorsan ve karşıdakini de bir miktar doğru anlamak istiyorsan “Beni değil, önce kendini tanı.”

Hadi kendimizle tanışalım.

GÖKÇE GEYİK.

Not: Bu konu hakkında Semiyotik ( Gösterge Bilim) konusu da çok ilgilidir. Bu konuda Sevgili Osman Börütecene ile bir yayın gerçekleştirdik. Youtube’ den bulabiliriniz.

KİMSİN SEN? HER ŞEY? HİÇBİR ŞEY?

Sizinle şimdi bir egzersiz paylaşacağım. Şimdi bir sayfa alın, iki sütunu ayırın. Sütunun ilk kısmına “Sahip olduklarım” diğer sütuna ise “Eksiklerim” yazın. İlk sütuna ailenden aldığın her şeyi, ikinciye de sende olmadığına inandığın şeyleri yaz.

Peki, biz bu egzersizi neden yapıyoruz? Çünkü sahip olduklarım ve eksikliklerim, benim bundan sonraki hayatım için belirleyici olacaktır. Bugün olduğum insan, benim sahip olduklarım ve yokluğunu hissettiklerim ile bağlantılıdır.

Senin bugün nasıl bir insan olduğunun sebebi senin listendir. Başka şeylere sahip olmuş olsaydın ve başka şeylerin eksik olsaydı, bugün başka biri olurdun.

Şimdi bu alıştırmadan aldığımız derse bakalım.

Psikoterepist Jorge Bucay;

“Sahip olduklarım; çok sevgi, korunma ve ilham olduğunu, kurallara ve çalışmaya yüksek değer verildiğini yazardım.

Eksikliğim ise; beraber geçirilen zamanın, onaylanmanın, sevecenliğin ve kolaylığın eksikliğini söylerdim.” Diyor.

Kendi hayatımı yaşamak için anne ve babamın evini terk ettiğimde, şimdiye kadar eksikliğini duyduğum ilgiyi bana verecek, beraberken kendimi rahat hissettiğim ve eğlenebileceğim

( kendimi bildim bileli eksik olan şeyler) birini aramak üzere yola çıktım.

Büyüdüğümüz zaman, anne ve babamızı suçlamak yerine, eksikliğini duyduğunuz şeyleri aramak üzere yollara düşeriz.

Hiç şüphesiz ki eksikliğini duymuş olduğum şeye bakışım, benim kim olduğumdan etkilenir. Ama artık söz konusu olan ebeveynlerim değil, benimdir.

Bu oyun gibi alıştırma, benim kişisel hayat hikâyemin kendi hür seçimime ne tür bir etkisi olabildiğini gösterir, ama aynı zamanda bu özgürlüğün kaçınılmaz olduğunu gösterir.

Eksikliğini duyduğum şeyin arayışına çıktığımda, sahip olduklarımı aynı zamanda yanıma alırım. Bu yüzden, aradığım şeyle takas etmek için vereceğim şeyler de vardır: Sevgim, özenim, fikirlerim, kurallara olan düşkünlüğüm ve çalışmaya olan verdiğim büyük değer

İşte bunlar beni oluşturan şeylerdir.

Biz eksikliğini duyduğumuz şeyleri aramak ve karşılığında da sahip olduklarımızı sunmak için yola koyuluruz.

İnsan ihtiyaç duyduğu şeyi evde bulamamışsa onu başka bir yerde arayacaktır.

Şimdi size Jorge Bucay’ın bir grup terapisinde bahsettiği bir olayı paylaşacağım;

“ Bir grup terapisi çerçevesinde çok umutsuz ve üzgün görünen bir kadın verdiğim alıştırmayı yaptı. Uzun süre düşündükten sonra şöyle dedi; “Neye sahip olmuşum? Hiçbir şey. Neyim eksikmiş? Her şey.”

Şimdi her şeyi yeniden gözden geçirdiğimde fark ettim ki; o çevresinden  “her şeyi” istiyordu ama karşılığında “hiçbir şey” vermiyordu.

Ve elbette aradığı şeyi bulamadı.

Doğal olarak, sürekli sızlanıyordu, çünkü devamlı yanılıyordu ve yalnızdı.

Doğal olarak, aradığı ona kimsenin vermemesinin ne kadar haksızlık olduğuna hayıflanıyordu

Bu kısır döngü içine sıkışmıştı; O “hiçbir şeye” karşılık “her şeyi” vermeye hazır olan birini arıyordu.

Ama hayat bir takastır. Almak ve vermek, bir madalyanın iki yüzüdür. Eğer madalyanın sadece bir yüzü varsa, hangi taraf eksik olursa olsun fark etmez, o yüz yanlıştır. Ama eğer biri “her şeyi” verdikten sonra“bir hiç” alıyorsa bu acıklıdır.”

Bir zamanlar bir köyün girişinde yanına gelenlere serin gölge veren, onları çiçeklerinin kokusu ve tepesinde yuva yapmış kuşların olağanüstü cıvıltısıyla sevindiren geniş dallı büyük bir ağaç vardır.

Köydeki herkes o ağacı çok severmiş, özellikle de ağacın gövdesine tırmanan ve dallarında sallanan çocuklar.

Ağaç için de en çok küçüklerin dostluğu önemlidir, ama bir çocuk vardır ki onu özellikle çok sever.

Bu çocuk daima akşama doğru, diğerleri evlerine dönerken gelir.

“Selam, benim küçük arkadaşım,” der ağaç ve çocuğun tırmanmasına yardımcı olmak için dallarını zorlukla yere doğru eğer. Biraz canı yansa da, çocuğun kendisine bir taç örebilmesi için birkaç yeni sürgününü koparmasına izin verir. Çocuk neşe ile dalların arasında sallanır ve başından geçenleri ağaca anlatır.

Ama çocuk büyüdüğünde bugünden yarına ağacı ziyaret etmekten vazgeçer.

Ağaç seneler sonra onu uzaktan geçerken gördüğünde neşeyle seslenir:

“Arkadaşım… Benim küçük arkadaşım! Buraya bana gelsene, ne kadar uzun zamandır burada yoktun. Dallarıma tırman, o zaman biraz sohbet edebiliriz.”

“Bu saçmalığa ayıracak zamanım yok,” der çocuk.

“Ama sen küçükken beraberce ne kadar çok eğleniyorduk.”

“O zamanlar ben hayatla baş edebilmek için insanın paraya ihtiyacı olduğu bilmiyordum. Bugün bana para gerek. Bana verebileceğin paran var mı?

Ağaç biraz üzülür ama hemen kendini toplar.

“Param yok ama dallarım meyve dolu. Yukarı tırmanıp biraz alabilirsin. Onları satıp böylece istediğin parayı kazanabilirsin.”

“İyi fikir,” der çocuk ve küçükken olduğu gibi tırmanabilmesi için ağacın ona doğru eğdiği dala çıkar.

Çocuk ağaçtaki bütün meyveleri hatta henüz olgunlaşmamış olanları bile toplar, torbaya doldurur ve pazara götürür. Ağaç, arkadaşının bir teşekkür bile etmeden gitmesine şaşırır ama pazar kapanmadan önce çocuğun oraya varmak istediğini düşünür.

Ağaç arkadaşını tekrar görene kadar neredeyse on yıl geçer. Çocuk büyümüş, genç bir adam olmuştur.

“Ne kadar da büyümüşsün!” der duygulanarak “Gel, çocukken yaptığın gibi yukarı tırman ve bana kendinden bahset.”

“Sen hiçbir şey anlamıyorsun. Ben ağaçlara tırmanmak için fazla yaşlıyım… Ben ihtiyacım olan bir ev. Bana bir ev verebilir misin?

Ağaç bir süre düşünür.

“Hayır, ama benim dallarım güçlü ve esnek. Onları kullanarak kendine sağlam bir ev yapabilirsin.”  

Genç adam yüzü ışıldayarak oradan ayrılır. Bir saat sonra bir testere ile geri döner, kuru yaş gözetmeden dalları kesmeye başlar. Ağaç acıyı hisseder ama arkadaşı kendini suçlu hissetmesin diye şikâyet etmez. Ağacın bir tek çıplak gövdesi kalana kadar dallar birbiri ardına düşer. Kesim bitene kadar ve genç adam oradan uzaklaşana kadar ağaç sesini çıkarmaz. Hiçbir zaman gelmeyecek olan bir bakışı veya bir gönül borcu jestini boşuna bekler.

Bütün dalları soyulmuş ağaç kurumaya başlar. Yeni sürgün vermek ve yeni yapraklar açmak için fazla yaşlıdır. Belki de bundan dolayı, adamın on sene sonra tekrar geldiğini görünce şöyle der:

“Bu sefer neye ihtiyacın var?”

“Seyahat etmek istiyorum. Ama bu konuda bana nasıl yardımcı olabilirsin? Satabileceğim ne dalların var, ne de meyvelerin.”

 “Olsun, oğlum,” der ağaç. “Benim gövdemi kesebilirsin, nasıl olsa artık ona ihtiyacım yok. Dünyayı dolaşabilmek için kendine ondan bir kayık yapabilirsin.”

“İyi fikir,” der adam.

Birkaç saat sonra bir balta ile geri gelir ve ağacı keser. Kayığını yapar ve gider. Ağaçtan geriye sadece bir kütük kalır.

Yani, ağaç hala arkadaşının geri dönüp ona yolculuğunu anlatmasını beklemekte.

Onun geri gelmeyeceğini hiçbir zaman anlamadı. Çocuk büyümüştü ve öyle adamlar artık alacakları hiçbir şey kalmamış olan yerlere geri dönmezler. Ağaç ise, vereceği hiçbir şeyi kalmadığını bilmesine rağmen beklemektedir.

Bir kez daha: Bizi etkilemiş olan şeyler bizi olduğumuz kişi yapar. Ama hala bir seçeneğimiz vardır.

Şöyle der Jorge Bucay:

“Benim kurallara olan düşkünlüğüme, aşırı titizliğime ve olağanüstü iş hacmime katlanıp bana yakınlık, onay, sevecenlik ve rahatlık verecek birini bulmanın olanaksız olduğunu anladığımda, belki başka şeyler vermeyi öğrenirim. Belki yeni bir şeyler öğrenirim.

Olabilir, bu alıştırma ile sen tam da sende eksik olan şeyi verdiğini anlarsın. Bu olabilir…

Ben kendi yolumda ihtiyaç duyduğum şeyleri vermeyi öğreniyorum. Bu çok ilginç bir keşiftir. İstediğim şeyi elde etmek için usta bir hamle.

Örneğin; Ben herkesi olduğu gibi kabul etmeye çalışıyor olabilirim, çünkü bu aslında benim kendi aradığım şeydir: Beni kayıtsız şartsız kabul edecek biri. İhtiyacım olan şeyin bana geri dönüp dönmeyeceğini görmek için küçük bir deneme.

Ne dersiniz?

Denemeye değer.

Gökçe Geyik

Kaynak: Jorge Bucay “Birlikteliğe Giden Yol”