Mizahın Sınırları ve Toplumsal Duyarlılık

Cem Yılmaz’ın son gösterisinde yaptığı yaş temelli espri, Türkiye’de mizahın toplumsal sınırları üzerine yeniden düşünmeyi zorunlu kılıyor. Tartışmanın kendisi, esprinin içeriğinden çok, ona verilen tepkiler üzerinden okunmayı hak ediyor gibi görünüyor.

Eleştirilerin önemli bir kısmı, esprinin “kadın düşmanlığını (mizojini) tetiklediği” iddiası etrafında şekillendi. Oysa burada dikkat edilmesi gereken temel ayrım şudur: bir söylemin var olan bir toplumsal dili görünür kılması ile o dili yeniden üretmesi aynı şey değildir. Bunu söyleyen kişinin söyleminden çok söylemin çekildiği yer sanıyorum daha önemli. Çünkü meseleleri mesele olduğu yerlerde konuşmak yerine mesele olmadığı yerde konuşmak o konunun çamurlaşmasına yol açıyor. Ezildiğini düşündüğünüz gruba “mağdur kimliği” giydirirseniz, yaptığı her eylemde ve içinde bulunduğu her olayda sorgulamadan onu hep mağdur görürsünüz. Hiçbir zaman bu kimliği dışında değerlendiremezsiniz. Düşünceden geçemeden toplum temelli bir yoruma bırakılır. Felsefede yer alan bir hikâye vardır. O hikâyenin vardığı nokta özet olarak şu; saçınızı düşünün ne kadar önem veririz, ama önem verdiğiniz o saçınızın bir tutamı yemekte olursa orada önemli olmaya devam edebilir mi? Dolayısıyla konular olması gereken yerlerde konuşulmalı, aksi takdirde ait olmadığı yerde önemini yitirir.

Jung-Chul Han, Algı ve İletişim’te modern toplumun yargı üretme biçimini şöyle tanımlar:
“Herkes toplumsal uyumculuğu cisimleştirir; nasıl yaşamamız, algılamamız ve yargılamamız gerektiğini buyurur. Herkes nasıl görüyorsa biz de öyle görürüz. Herkesin kepaze bulduğunu biz de kepaze buluruz.”

Bu yaklaşım, sosyal medyada neden benzer tepkilerin hızla çoğaldığını açıklar. Tepki, bireysel bir düşünce değil, kolektif bir refleks hâline gelir. Bu noktada Le Bon’un kitle psikolojisi kuramı devreye girer. Kitle içinde birey, eleştirel düşünme yetisini askıya alır; duygusal bulaşma hızlanır. Bugün “yanlış” olduğu söylenen birçok şey, gerçekten analiz edildiği için değil, kitlenin ahlaki pozisyonuna uyum sağlamak için eleştirilir.

Mağduriyet söylemi ise bu sürecin en güçlü aracıdır. Bir ifade, potansiyel olarak bir grubu incitebilir iddiasıyla değerlendirildiğinde, bağlam ve niyet ikincil hâle gelir. Böylece tartışma, düşünsel bir zemin olmaktan çıkar; etik bir alarm mekanizmasına dönüşür. Sanat ve anlatı dünyasında ise uzun süredir bilinen bir gerçek vardır: kötülükle yüzleşmeden etik bilinç üretilemez. Etik, soyut kurallarla ya da “iyi niyet” beyanlarıyla oluşmaz. Etik bilinç, ancak kötünün ne olduğunu görerek, tanıyarak ve onunla temas ederek gelişir. Kötülük görünmez kılındığında, bastırıldığında ya da “konuşulması yasak” hâline getirildiğinde, insanlar onun nasıl işlediğini, nasıl ortaya çıktığını ve nasıl tekrarlandığını anlayamaz. İşaret edilen söylemler, bu eylemleri meşrulaştırmak için değil, onları tanımlamak, adlandırmak ve yanlışlamak için de kullanılabilir. Aksi halde görünmez olan şeyle mücadele edilemez. Fakat çoğu zaman “kötü eylemler- kötü olaylar” gösterildiğinde de aynı şekilde “tetikleyici” unsur olarak değerlendirilir. İnsanın içinde bulunduğu düşünce için “tetikleyiciye” ihtiyaç yoktur, zaten hep tetiktedir. Onu değiştirmek mümkün olmadığı gibi, körüklemek te gerekmez. Zaten genel olarak kişinin zihinde körü körüne düşünce olarak yer alır.

Bazı söylemler çoğu zaman esprinin kendisinden çok, ona yüklenen anlamlar üzerinden tartışılır. Sonuçta ortaya çıkan şey, mizahın sınırlarıyla ilgili değil, toplumun rahatsız edici olanla baş etme kapasitesiyle ilgilidir. Mizahın görevi yalnızca güldürmek değil; bazen düşünsel konforu bozmak, bazen de kolektif refleksleri görünür kılmaktır. En büyük tetikleyici sanıyorum söylemden çok söylemi var olmadığı yere koymaktır: kırmızı alarm tabelası içinde tanımlamak, bakında görün çığlığı içerisinde zorlama haykırmaktır.

YARIM KALAN BİZ: TAMAMLANMA ARZUSUN KÖKENİ

Platon’un “Şölen” Mitine Günlük Bir Yaklaşım

Birçoğumuz hayatımızın bir anında “İçimde tanımlayamadığım bir eksiklik var” deriz. Bu duygu, modern dünyanın karmaşasından bağımsız bir şekilde, insanın en eski hislerinden biri aslında. İnsan kendisini çoğu zaman yarım hisseder. Bu bazen yalnız bir akşam yemeğinde, bazen kalabalığın ortasında birdenbire içine çöken o açıklanamayan boşlukta, bazen de tam mutlu olduğunu düşündüğü bir anda gözlerini bir noktaya dikip “sanki bir şey eksik” dediğinde kendini gösterir. Bu his modern dünyanın bize sunduğu karmaşadan doğmuş gibi görünsede; Platon’un Şölen adlı eserinde Aristophanes’in anlattığı mit, bu duygunun mitolojik hikâyesinde çok daha eski, çok daha köklü, insanın varoluşuna sinmiş kadim bir duygu olduğunu bize gösterir. Belki bugün bile bizi en iyi anlatan hikâyelerden biri olduğu için hâlâ yaşamaya devam eder.

Platon’un Şölen adlı eserinde Aristophanes’in anlattığı mit, bu eksikliğe dair en etkileyici açıklamalardan birini sunuyor: Bir zamanlar insanlar bugünkünden çok farklı varlıklardı. Bu bedenler üç farklı türden oluşurdu: güneşten gelen erkekler, dünyadan gelen kadınlar ve hem erkek hem kadın özelliklerini taşıyan, aydan gelen androgynoslar. Yuvarlak bedenli, dört kollu, dört bacaklı, tek bir bütündüler ve inanılmaz derecede güçlüydüler. O zamanlar insanlar bugünkünden çok daha güçlüydü; öyle ki bu güçleriyle tanrılara kafa tutabilecek kadar kendilerine güveniyor, hatta göğe tırmanmaya bile cesaret ediyorlardı. İşte tam da bu güç, bu kibir, bu meydan okuma tanrıların canını sıkmıştı. Onları yok etmek tanrılar için kolaydı ama ibadetleri, duaları, sunakları eksik kalacaktı. Bu yüzden Zeus “öldürmek yerine eksiltmeyi” tercih etti. İnsanları ikiye böldü. Bir bıçağın bir meyveyi ikiye ayırdığı gibi… O andan itibaren insan yalnızca güçsüz değil, aynı zamanda eksikti. O günden sonra insan kendini hep yarım hissetti. Bu bölünmeden önceki hâlin özlemi, bütünlüğün hayaleti olarak içimizde dolaşmaya başladı. Kendi bedeninden ayrılan o diğer yarıyı bulma isteği, Aristophanes’e göre aşkın ta kendisidir.

Bu eksiklik öyle bir eksiklikti ki bedenin tam ortasına, insanın varlığının merkezine kazındı. İnsan bölündüğü andan itibaren kendisini tamamlamaya çalışan bir yarım parça hâline geldi. Aristophanes’e göre aşk dediğimiz şey de tam olarak buradan doğdu: İnsan, kaybettiği diğer yarısını arıyordu. Bu arayış yalnızca bir arzu ya da istek değildi; varoluşun kendisine sinmiş bir ihtiyaçtı. O yüzden insanlar birini bulduğunda ona sarılmak, ondan ayrılmamak, onunla bütünleşmek istiyordu. Bazıları bunu romantik aşk olarak yaşadı, bazıları dostlukta buldu, bazıları sanata, bazıları işe sarıldı. İnsan hep bir şeye sarıldı çünkü insan hep yarımdı.

Bugün ruh eşi arayışımızın, ayrılık acısının, bağlanma arzumuzun kökeni belki de tam burada yatıyor. Aşkı sadece romantik bir duygu, tesadüfi bir karşılaşma, biyolojik bir dürtü olarak açıklayan tüm modern çerçevelerin ötesinde, bu mit bize çok daha insani bir yerden dokunuyor: İnsan yarımdır ve tamamlanmak ister. Birine duyduğumuz yakınlık aslında bu durumun bir yankısıdır. Bu nedenle Aristophanes’in anlattığı hikâye, aşkta hissettiğimiz o yoğun tutkunun sadece fiziksel çekimle açıklanamayacağını söyler; karşımızdaki kişide kaybettiğimiz bütünlüğün izini ararız. Birine sarıldığımızda hissedilen huzur, belki de ilk bütünlüğümüze dönüşün kısa bir provasından başka bir şey değildir. Bugün biriyle karşılaşıp “sanki onu yıllardır tanıyorum” dediğimiz o an, belki de bu mitin anlattığı kadim hafızanın gün yüzüne çıkmasıdır. Bazen bir bakış, bazen bir dokunuş, bazen sadece aynı masaya oturup aynı cümleleri kurmak bile “bir şeyin yerine oturduğu” hissini verir. Aradığımız kişinin o olup olmadığından emin olamadan yine de içimizde bir çağrı hissederiz. Belki de aşkın mantıkla açıklanamayan tarafı da tam buradadır

Bu mitin çok ilginç bir tarafı da cinsel yönelimleri doğal bir çeşitlilik olarak anlatmasıdır. Androgynos bedenlerden kopanların kimi erkeklere, kimi kadınlara, kimi her ikisine yönelir; Aristophanes bunu ahlaki bir çerçeveye sokmadan, bir doğa hali olarak aktarır. Yani aşkın yönünün değil, kökenindeki eksikliğin belirleyici olduğunu söyler. Kısacası mesele kime aşık olduğumuz değil, neden aşık olduğumuzdur. Çünkü yönelişler farklı olsa da arayış aynıdır: kayıp parçayı bulmak.

Mitin en çarpıcı diğer kısmı ise, insanların bölündükten sonra yaşadığı derin sarsılmayla ilgilidir. Bedenleri yarılan insanlar ilk zamanlar öyle bir şaşkınlık ve özlem içinde kalmıştı ki birbirlerine sarılıp açlıktan ölmeye bile başlamışlardı. Çünkü insan kendi parçasını bulduğunda ondan ayrılmak istemiyordu. Bu neredeyse trajikomik bir ayrıntıdır ama bir o kadar da tanıdıktır. Aşkın insanı yemek yemeyi, uyumayı, kendi hayatını ihmal edecek kadar derinden etkileyebilmesinin mitolojik kökeni burada yatıyor olabilir.

Bu hikâyeyi bugün hâlâ bu kadar etkileyici yapan şey, insanın varoluşuna dair çok sade ama bir o kadar güçlü bir gerçeği dile getirmesidir: Eksiklik, bir kusur değildir; insan olmanın temelidir. Eksik olduğumuz için insanlara yöneliriz, bağ kurarız, sevilmek ve sevmek isteriz. Kendimizi yalnız hissettiğimizde, kalabalık bir şehirde bile boşluk duyduğumuzda, birine tutunduğumuzda, yeni bir ilişkinin heyecanında ya da bir ayrılığın acısında hep aynı hikâyenin izleri dolaşır. İnsan, ta en başından beri tamamlanmak istiyor. Bugünün insanı modern şehirlerde, ekranların arasında, ilişkilerin hızla kurulduğu ve hızla çözüldüğü bir dünyada yaşıyor. Yine de temel duygu değişmiyor. Bir mesajın gelmesini beklerken, birinin ilgisini kaybetmekten korkarken, bir ilişkiden çıkıp “sanki içimden bir şey kopmuş gibi” derken aslında aynı hikâyenin içindeyiz. Eksiklik hissi geçmişin değil, bugünün gerçeği. İnsan ne kadar güçlü, bağımsız, kendi başına yeterli olduğunu düşünürse düşünsün, içindeki o kadim boşluk bir yerlerde kendini hatırlatıyor. Aristophanes’in binlerce yıl önce anlattığı bu mit, aşkı romantik bir masala dönüştürmüyor; tam tersine insan olmanın kırılgan ama bir o kadar da güçlü yanını gözler önüne seriyor.

Aristophanes’in bu miti, aynı zamanda insanın toplumsal varlık olarak nasıl kurulduğuna dair önemli bir antropolojik çerçeve sağlar. Bu hikâye, insanın “eksiklik” deneyimi üzerinden başkalarıyla ilişki kurma zorunluluğunu vurgular. Modern antropolojik kuramlar, insanın biyolojik bir varlık olmaktan çok, ilişkiler içinde var olan bir “bağlantısal özne” olduğunu söyler. Yani insan, ancak diğerleriyle kurduğu ilişkiler sayesinde kendini tam hisseder ve kimliğini bu ilişkiler üzerinden inşa eder.

Aristophanes’in miti, eksikliği bireysel bir kusur değil, insanlığın paylaştığı evrensel bir deneyim olarak yorumlar. Bu açıdan eksiklik, toplumsallığın kurucu unsurudur. İnsanlar kaybettikleri yarımı ararken aslında bir topluluk, bir aidiyet, bir karşılık bulma çabası içindedir. Bu durum, günümüzdeki bağlanma biçimlerinden romantik ilişkilerin kırılganlığına, yalnızlık deneyiminden modern şehir yaşamındaki yabancılaşmaya kadar pek çok sosyal olguyu anlamak için hâlâ geçerlidir. Mite göre insan, varoluş gereği “tamamlanma arayışındaki bir varlık”tır ve bu arayış insanı hem zamana hem mekâna yayılan bir ilişkisellik içinde taşır. Böylece eksiklik, bireyi toplumla, diğerleriyle ve insan oluşunun en temel duygularıyla bağlayan antropolojik bir motora dönüşür.

Belki de tüm bu hikâyenin özü tek bir cümlede saklıdır:
Eksik olmasaydık birbirimizi aramazdık.
Arayış belki de hiç bitmeyen, en insani hâlidir.

Hybrid Marketplace of Ideas (Melez Fikir Pazarı)

Dijital Kültürde Fikirler Kime Ait?

“Hybrid marketplace of ideas” kavramı, dijitalleşmenin ve özellikle yapay zekâ (AI) destekli bilgi üretiminin hızla yaygınlaştığı günümüzde, fikirlerin, kültürel anlamların ve bilginin üretim sürecinin yalnızca insanlar tarafından değil, insan ve insan-olmayan aktörlerin (non-human agents) ortaklığıyla şekillendiğini anlatmak için ortaya çıkmıştır.
Bu kavram, klasik “marketplace of ideas” (fikir pazarı) anlayışının genişletilmiş bir versiyonudur. Geleneksel fikir pazarı, kamusal alanda fikirlerin özgürce dolaştığı, karşılaştığı ve rekabet ettiği bir alanı ifade ederken; “hybrid” versiyon bu alana algoritmaların, yapay zekâların, platformların ve veri sistemlerinin de aktif katılımını vurgular.

Antropolojik olarak, fikirlerin üretimi, paylaşımı ve dolaşımı her zaman kültürel bağlam içinde gerçekleşmiştir. Ancak dijital çağda bu süreç sadece insan ilişkileriyle sınırlı kalmamaktadır.
Günümüzde:

  • Sosyal medya algoritmaları hangi fikirlerin görünür olacağını belirler.
  • Yapay zekâ araçları (örneğin ChatGPT gibi modeller) fikir üretiminde “yaratıcı ortak” haline gelir.
  • Platform ekonomileri (YouTube, TikTok, X vb.) fikirlerin “değerini” beğeni, tıklanma, paylaşım oranı ile belirler.

Bu yeni yapı, kültürel üretimin hem teknolojik bir ağ içinde, çoklu aktörlerin etkileşimiyle oluştuğu “melez” bir sistem yaratır.

Antropoloji açısından “hybrid marketplace of ideas” kavramı, üç önemli dönüşüm noktasına işaret eder:

Bilgi Üretiminde Aktörlük Değişimi:
Bilgi, artık yalnızca insana özgü bir üretim biçimi değildir. Algoritmalar, veri tabanları, yapay zekâ sistemleri insanın bilişsel sürecine eşlik eden, hatta yön veren “kültürel aktörler” olarak konumlanmaktadır.

Bu durum, aktör-ağ teorisi (Actor-Network Theory) ve post-humanist antropoloji yaklaşımlarıyla doğrudan ilişkilidir.

Kültürel Değer ve Görünürlük Mekanizmaları:
Dijital melez pazarda fikirlerin değeri, artık rasyonel tartışma ya da entelektüel derinlikten ziyade algoritmik görünürlük ile belirlenmektedir. Fikirlerin “değeri” beğeni, etkileşim, paylaşım ve platform politikaları tarafından yeniden tanımlanır.

Otantiklik ve Yaratıcılık Tartışması:
İnsan ile makine tarafından üretilen fikirlerin birbirine karıştığı bu ortamda “orijinallik” ve “otantiklik” kavramları bulanıklaşır. Antropolojik olarak bu, kültürel mülkiyet, yaratıcı ajans (creative agency) ve etik paylaşım gibi konuları yeniden düşünmeyi gerektirir. “Kimin sesi duyuluyor?”, “Kimin bilgisi dolaşıma giriyor?” ve “Kültürel üretimde kimler görünmez kılınıyor?” gibi sorular, bu kavramın merkezindedir.

 “Hybrid marketplace of ideas” yalnızca kültürel üretimin melezleşmesini değil, bilginin doğasının dönüşümünü de ifade eder. Bilgi artık; kodlar, veriler, görseller, dil modelleri gibi çoklu biçimlerde dolaşan, insan deneyiminin sınırlarını aşan, hem kolektif hem de algoritmik üretim süreçlerine dayanır.

Bu, antropolojide bilginin emik (içerden) üretimi ile etik (dışardan) temsil arasındaki sınırları da sorgular: Artık alan araştırmacısı, yalnızca gözlem yapan değil, dijital ağlarla birlikte “bilgi üreten” bir varlıktır.

Bu durumun elbette çeşitli riskleri bulunmaktadır. Bu yeni “melez fikir pazarı” denilen ortam, yani insanların ve yapay zekânın birlikte fikir ürettiği dijital alan, bazı riskleri de beraberinde getiriyor. Öncelikle sosyal medya algoritmaları hangi fikirlerin daha görünür olacağına karar veriyor. Bu durum derin ya da eleştirel düşünceleri değil, daha kolay tüketilen içerikleri öne çıkarıyor. Yapay zekâ sistemleri de kendi eğitim aldığı verilerdeki önyargıları yeniden üretebiliyor; böylece bazı sesler ve bakış açıları sistematik olarak geri planda kalıyor. Küresel dijital ortam, yerel kültürleri zayıflatıp herkesin benzer şeyler düşündüğü ve ürettiği tek tip bir kültür yaratma eğiliminde. Bir diğer sorun, bir fikri ya da yazıyı kimin ürettiğinin artık net olmaması. İnsanla makine üretimi birbirine karıştıkça özgünlük, emek ve yaratıcılık kavramları anlamını yitiriyor. Ayrıca dijital üretim araçlarına erişimi olanlar fikirlerini daha kolay duyururken, imkânı kısıtlı olanlar görünmez hale geliyor. Bu da fikirlerin eşit şartlarda yarışmadığı, kimin sesinin daha çok duyulduğunun teknoloji tarafından belirlendiği bir dünyayı ortaya çıkarıyor.

Bu kavram, antropologlara şu temel soruları yöneltir:

Kültür artık yalnızca insanlar arasında mı üretilir, yoksa teknolojik sistemlerle birlikte mi?

Bilginin değerini kim / ne belirler?

Dijital emek, kültürel üretimde nasıl bir yer tutar?

Algoritmalar, kültürel normların yeniden üretiminde nasıl rol oynar?

BİRİ SİZİ BULMAYA ÇALIŞIYOR; HATIRLAMA, UNUTMA, ARAYIŞ VE KİMLİKLER

Kendi hayat hikâyeni yazmak? Kendi hikâyeni bilmek? Kimliklerimiz hikâyeler ile şekillenir. Genelde hâkim bir problem hikâye vardır ve biz günlük hayatımızda kendimizi ifade ederken, anlatırken bu hikâyeyi taşırız masaya…

Kendimizi oluşturma esnasında ötekine ihtiyacımız vardır. Psikiyatrist/ Psikanalist Mutluhan İzmir “Öznenin Diyalektiği” kitabında der ki: “İnsan kendisini, ancak başka bir insanın bilincinde insan olarak tanımladıktan sonra insani bir varlık olarak görebilir. Bu nedenle bilinç kendi varlığından emin olmak için, kendisini sadece kendisinin bilmesiyle yetinmez.” der. Öteki ile temasım sürecinde bilme eyleminde tek değilimdir aslında. Aynı zamanda bu temas esnasında her zaman süreç doğru işlemeyecektir. Bu yolculuk esnasında kişi “içselleştirmiş baskın hikâye” ile baş başa kalır. Bu baskın hikâye dışarıdan gelen uyarıcılar ile kişinin kendisine yüklediği anlamlardır. Hangi davranış uyarıcılar ile oluştuğu ve kendi hikâyesinde yüklediği anlam realitedir. Kişinin kendisine anlattığı hikâye varoluşuna verdiği anlamı ifade eder. Görüş soyut bir kavramdır, ancak yaşantılarla var olan kavram somut hale gelir (yani deneyim ile). Deneyim sürecinde; yüklenilen anlam_ kullanılan dil_ ifade ediliş biçimi_ öznel gerçeklikler_ bilişsel şemalar hâkim hikâyenin alt metnini verir bize. Problemler kişinin kendi benliğinden bağımsız hale gelir. Kişi güncel olayları bu yaklaşımlar ile adlandırmaya başlar.

Güncel hayatımızda sürekli olarak anlatı halindeyken aslında kısa kısa hikâyeler yazarız, bazen başı sonu olmayan, hatta bazen sanrısal olan, tahminimce diye adlandırdığım ötekine ait olan hikâyenin devamını getirme ihtiyacı hissedecek kadar hikâye yazarlarıyız hepimiz.  Yarım kalan hikâyeleri içimizde tamamlama ihtiyacı hissederiz, anılarımızı yine bir hikâye içinde anımsarız, hatta bazen olmasını istemediğimiz anları, hatıraları yine hikâyemiz içinde değişikliğe uğratırız. Devamlı olarak bir hikâye içinde yaşayan yazarlarız.

Bazen bu hikâyelerde arayışlar mevcuttur. Eskiyi sonlandırıp yeni hikâyeler yazmak isteriz. Hayalini kurduğumuz o hikâyenin içinde yer almak isteriz. O hikâye “içselleştirdiğimiz hâkim problemi” iyileştirmek adına başlayan yolculuktur. Ne olursa hikâye tam olarak eksiksiz hale gelir? Herkesin verdiği farklı bir cevap olacaktır. Herkesin arayışta olduğu fakat ne aradığını bilmediği ve eksiklik olarak nitelendirdiği bir madde vardır. Fakat acaba arayış hikâyenin nihai sona ulaşması mı yoksa zaten bitmeyen hikâyeler mi bizi hayatta diri tutan faktörler olur? Doğamız gereği hiçbir son bizi hiçbir zaman tatmin etmeyecektir.  

Geçmiş ve an her daim hayatımıza giren her bir kişi ile yapı söküme uğrayacak ve daima hikâyemize bir iz bırakacaktır. Bu kaçınılmazdır. Hikâyelerimizde karşılaşmalar çatışmalar olacaktır. Bu hikâyemizdeki hâkim anlayışı sorgulamamız için bir fırsattır. Güncel olayları anlamlandırma şeklimiz bizi ele verir. Çünkü bazen ilk temasımız olan hikâyenin önemli bir kısmı olan ailede; bazı kullanılan sözler hikâyemizde dominanttır. O söz ne derse hikâye oraya doğru gider. Farkındalık burada önemli hale gelir.  Kendiniz ile ilgili en çok kullandığınız tanımlar çoğu zaman aile ve dış faktörler ile öğrenilmiş ve hikâyede yer almış kavramlar olabilir. Hatta sizin eksiklik ve ya boşluk olarak nitelendirdiğiniz şeyler bile oradan referans alınmış olabilir. Hâkim hikâyeniz sizi çıkmaza sürüklüyor ise, hikâyeniz içinde günlük dile saklanmış tanımlar oldukça önemli yer tutar. Dolayısıyla kişinin kendini algılama biçimi değişirse yaşam anlamı değişir. Dolayısıyla hikâyesi de başka bir yöne evrilebilir.

Bu noktada Marc Auge’nin “Biri Sizi Bulmaya Çalışıyor” kitabından alıntı yaparak, muazzam anlatımı ile konuyu pekiştirmek isterim.

“O gece Juilen’i uyku tutmadı. Zihni darmaduman olmuştu, kendi kendine konuşup durdu, Claire’i sorguya çekti, ona cevaplar verdi, sorular ve cevaplar üretti, imkânsız bir konuşma hayal etti. ( burada kişi kendi ve karşıdaki kişi ile tanışıklık gereği oluşturduğu ortak hikâyeden çıkıp, kendi hikâyesi ışığında karşıdaki kişinin hikâyesinden habersiz başka bir hikâye yazmaya girişir.)

İşte o sanrısal konuşma;

“Kök, fena bir kusurdur sevgili Claire; ilk günah hikâyesiyle Hristiyanlık bunu çok güzel anlatmıştı.

Kusur: Eksiklik. Farz edelim ki babanı tanıyorsun (tanımanın ne anlama geldiği konusunda burada münakaşa etmeyeceğim), babanın babasını yahut büyükbabanın babasını tanıyor musun?  Kök nerede son bulur? Köklere, mirasa ve geleneğe sahip çıkmak, zengin olduklarına inanan kişilerin küstah tutumudur.

Şecere: Sülale. Şecerenin varlığına inanmak için geçmişten medet ummak, ruhen yoksul olanların zenginliğidir.

Geçmiş: Nevroz. İster üzerine yapışsın, unutmalara, inkârlara, kabul ve itiraflara rağmen kurtulamayacağın ölümcül bir elbise olsun, ister eksikliğini hisset ve bir baba yahut sıkıca tutunacağın bir şeyi aramaya koyul… Bir şeyden kaçmak ya da onu aramak, o şeyi dönüştürmeyi istemektir daima: Var olabilmek için yepyeni bir geçmiş ihtiyacı

Fakat geçmiş yalnızca yanılsamalar ve yalanlarla doludur. Önemli olan buluşmalar, karşılaşmalardır; yaşamlarımızın paralel sürüklenmesinde daima mümkün ama asla kesin olmayan bir çakışmanın eli kulağında olmasıdır. Karşılaşma, ütopik bir şey değildir, yakında bir yerde, bir zaman vuku bulur. Geçmiş bir vaatte kökünü bulan mitik bir geleceğin rüyası yahut yeniden kazanılacak kayıp cennetin kısır döngüsü değildir. Buluşma çok daha mütevazı, çok daha bayağıdır: daima mümkün ama asla kesin olmayan bir olay işte, beklentisi dahi kişileri intihardan toplumları parçalanmalardan korur.

Hayatımda birkaç karşılaşmam oldu. İnsanlarla, manzaralarla, anlarla. Psikanalistleri çok dinlediğin için şimdi bana karşılaşmaların asla rastlantı eseri olmadığını, onların zaten içimizde taşıdığımızı, bir karşılaşmada kendimi tekrarladığımı, her karşılaşmayı tekrarladığımı söyleyeceksin. Düşündüklerinden çok daha fazla dindar olan o psikanalistler ya fazlasıyla Pascal okumuşlarsa (Beni zaten bulmuş olmasaydın, aramayacaktın). Ya daima mümkün ama asla kesin olmayan bir olayın vuku bulabileceği muazzam boşlukta hissettiğimiz baş dönmesini önlemek için kayıp ve özlem duyulan cennetin kısır döngüsünü sonlandırmaya kendilerini acayip kaptırdılarsa?

Hayatımda birkaç karşılaşmam oldu. İnsanlarla, manzaralarla, anlarla. Her birinden sonra artık ben aynı ben değildim. Astigmat gözlükleri ve titrek neşterlerle ruh doktorları dudaklarını yalayıp bu karşılaşmaları teşrih ediyorlarsa ve nihayetinde geçmişten bir parça çekip çıkarıp koydukları teşhisin bir tasdiki gibi zafer nidasıyla ellerinde sallıyorlarsa bu gerçekten zerre umurumda değil.

Bildiğim tek şey var: her bir karşılaşmadan sonra artık ben aynı ben değildim; her biri gidişatımı hafifçe saptırıp yeniden yönlendirdi. Bir karşılaşma yarın ya da yakında ya da belki birazdan gerçekleşir, bu minik ama eli kulağında değişimin kesinliği sayesinde hayatta kalırım ancak.

Babanı aramaya devam et küçük Claire, fakat bir gün gelip karşına dikildiğinde senin onu yeniden bulma arzundan daha fazlasını anlayacaksın. Daima mümkün ama kesin olmayan bir buluşmaya yönelik doyumsuz arzuya gelince, köklerine dönmek bu arzuyu tatmin etmeyecek.”

DİJİTAL KÜLTÜRÜN İLİŞKİLER ÜZERİNE KURGULADIĞI TAKTİKSEL PERSONALAR

Adını Koymadıklarımız, Sınır Koymadıklarımızdır.

Dijital kültürde sık sık yetkin olan-olmayan kişilerin kadın-erkek ilişkilerine dair yaptıkları önerileri bolca görüyorsunuzdur. Yetkin olan etkileşim almak adına ilginç başlıklarla manipüle etmekte, üstelik yetkin olan kişiler arasında oluşan fikir ayrılığının yanı sıra bilgi karmaşası oluyor. Bu sefer kavga eden iki insanın arasında kalan o kişi gibi, bir ona bir ona bakarken buluyorsunuz kendinizi. Yetkin olmayan ise, kendi kişisel deneyimini herkese mal edip, genel bir yargıya varıyor. Fakat bu kişiler konunun özü gereği, toplumsal ve kültürel tarafını hem de bireysel dilini ve deneyimini göz ardı ediyorlar.

Hadi gelin biraz netnografi yapalım.

(Netnografi; etnografik araştırma tekniklerinin online ortama uyarlanarak tüm dijital iletişim kanallarında bulunan farklı insan topluluklarının veya kültürlerin, davranışlarını, tutumlarını ve sosyal etkileşimlerini anlamaya çalışmaktır.)

Konuşma içeriklerine baktığınızda;  partner şunu yaparsa şu demek, bunu yaparsa bu demek, kadın böyle davranmalı, erkek böyle olmalı vb. söylemler duyuyorsunuz. Bolca taktik videoları, bolca tavır ve davranış modelleri dayatmaya maruz kalıyorsunuz. Sizlerden içeriklerinizi aldılar ve daha sonra yerine koyacakları yeni şekli davranışlar öneriyorlar.

Peki, sizce neden toplumun bu kadar öneriye ihtiyacı var?

Öncelikle self-imajın her şeyin önüne geçme meselesi. Ben ve ben’in arka planına bakmadan, önüne sunulanın seçimimizde ya da konuyu değerlendirme biçimimizde etkili oluyor olması. Peki, ben- kimlik neden bu kadar uzakta? Öğrenme yerine sadece bilme eylemi, derine inmeden her şeyi yüzeysel değerlendirmeye veya konunun kendi merkezinden uzaklaşmasına sebep oluyor. Burada kişi olayı, durumu veya duyguyu bireysel olarak analiz etmeye yeltenmiyor bile, sunulan kısa ve fazla zaman çalmayan videolardan bilgi alıyor. Aslında bunun yanında kaybettiği ben yerine sahte ben oluşturmaya başlıyor.  Burada örnek vermem gerekirse, kitlesel histeri vakası örnek olarak verilebilir. Bir kız yurdunda yaşanan psikolojik salgın, yani aslında gerçek olmayan, psikolojik alt yapılı biyolojik reaksiyon veren hastalık belirtileri. Herkesin aynı belirtileri gösterdiği fakat yapılan tetkiklerde herhangi bir biyolojik sebep bulunmayan, alt yapısının psikolojik olduğu tespit edilen bir olaydır.  Gelelim bizim konumuza dijital yalnızlık ve ilişkiler üzerine yaşananlara kitlesel histeri diyebilir miyiz? Evet diyebiliriz 🙂 Peki, kitlesel histeri en çok hangi toplumlarda yaşanır? Stres düzeyi yüksek olan toplumlarda.

İşte tam da bu nokta önemli. Toplum içindeki bireyler tam da bu noktada her şeyi almaya ve inanmaya hazır hale gelirler. Yayılan bu videolar çok fazla izlenme alıyorlar. Yaptığım netnografik gözlemde; ilişki taktikleri, travmatik bağlanma biçimleri, erkek nasıl bağlanır, hangi hareketler kadını çekici yapar, vazgeçilmez kadının özellikleri, ilk buluşmada hesabı kim öder vb. başlıklı videolar oldukça izlenme almış görünüyor.  Cinsiyet bazlı tavsiyelere baktığım zaman, genelde erkeği bağlama konusunda taktikler ve erkeğin duygu hissetmesinin zor olduğu, sorun istemediği _her zaman konfor aradığı, onu arayıp sormayan kadınlardan hoşlandığı yönünde alt başlıklar mevcut. Kadınlarda ise; erkek nasıl bağlanır, kadın nasıl çekici olur, dişi görünmek için püf noktalar vb. başlıklar anlatılıyor. Aynı zamanda kadının daha çabuk duygusal bağlanma yaşadığı, sevgisini hemen belli ettiği_ oysa saklaması gerektiği dikte ediliyor. Bir de en çok dikkatimi çeken “giden erkek geri gelir mi?” başlıklı videolar çokça mevcut. Her erkek “Narsisit, Love bombing, Gasligthing ve ya Ghosting uygulayan taraf olarak, kadın da maruz kalan taraf olarak anlatılıyor. Acaba gerçekten böyle mi? Yoksa bize böyle mi öğretiliyor? Patriark düzen yine burada da bize diyor ki; erkek bir köşede çabadan uzak, krallar gibi muamele görsün, rahatsız edilmesin, konforlu hissedilsin, kadın ise arzu edilmesi için, duygusundan beri dursun, hep çekici ve dişi olsun, hep evet diyerek erkeği bağlasın, taktik uygulayan çabalaması gereken hep kadın olsun.

Her şey gerçekten bu kadar karmaşık mı? Yoksa biz mi karmaşıklaştırıyoruz? İçeriklerimiz boşalınca doldurmanın tek yolu olarak ilişkiler olarak mı görüyoruz?

Nietzsche Ağladığında, kitabında evli olan doktor Breuer hastası olan genç ve güzel Bertha’ya karşı şevk duyuyor, sürekli onu saplantılı bir şekilde düşünmekten kendini alıkoyamıyor. Bu konu hakkında Nietzsche’ye bahsettiğinde Nietzsche şöyle diyor;

“Belki de bu adam kendi varlığının korkunçluğunu gördü ya da önemsizliğini, yaşamın geçiciliğini ve raslantısallığını gördü. Duyduğu ham bir korkuydu ve dayanılmazdı. Ancak bir gün şehvetin korkuyu azalttığını keşfetti ve şehvetin zihnine girmesine seve seve izin verdi, hem de hiçbir başka düşünceye yer kalmayacak kadar, ama şehvet düşünemez, sadece arzular ve hatırlar.  Çok geçmeden tüm varlığı ıvır zıvır ile doldu. Bir gün bir şeylerin aksi gittiğini fark etti ve bu ıvır zıvır arasında aksi giden şeyi arıyordu. Cevap orada saklıymış gibi zihnindeki çöpleri eşeleyip duruyor, üstelik benden onunla birlikte eşelememi istiyordu.”

Sanırım daha güzel anlatılamazdı, huzursuz toplum, stres altında ve yalnızlaşmış toplum; zihninde çöplükler oluşturuyor, sonra bu da onları tatmin etmeyince yarattığı ve yaratılan çöplüğü eşeleyip sorunu bulmaya çalışıyordu. Günümüzdeki yaşanan olay tam da bu; kısa kısa yaşanan hazlar, adı konmayan ilişkiler, ilişkinin ilk evresi ile baki kalan köpürtülmüş duyguların hazin sonu. Sevgi dili dışarıdan alınan bir takviye olmaz, kendi içinizde deneyimledikçe keşfettiğiniz bir haldir. Bireyseldir. Evrensel olan tek şey sevginin cinsiyet rollerinden bağımsız saklanması gereken değil,  gösterilen ve görünen bir şey olması duygunun hamurunda vardır. Sevgi taktikle inşa edilemez, sevgi hissetmek çabasızdır. Sonrasında İlişkiye evrilen sevgi emek ister. Sevgi olduğu yerde duramaz, gelip muhatabının yanına dikiliverir.

Sosyal medyaya bakınca toplum yüklenilen bu rolleri hiç itiraz etmeden üzerine giymiş durumda, insani değer, anlık bireysel keyfin yerine geçti.  Ben-sen ilişkileri yerine ben-şey ilişkileri yerine aldı. Karşıdaki kişiyi nesneleştirme, eşya olarak görme, seçenekleştirme, işlevine indirgeme, çabucak tüketme ilişkileri moda oldu. Ben-sen bir bütün olmaktan çıktı. Bütünün içinde bireysel olma halinden çok, ki sağlıklı olan bu. Bütün kurmaktan ziyade kişiden çok yaşadığı hazza odaklanan, o haz duygusu ile bütünlük kuran ve o haz bittiği anda son kullanma tarihi biten ilişkiler furyası aldı.

Engin Geçtan “Hayat” kitabında seans esnasında genç bir adamın kız arkadaşından bahsederken; uzak bir ülkeye seyahat edeceğini anlatırken “Onu da götüreceğim.” der. Geçtan der ki, şaşkınlıkla sordum, “Götürüyor musun? Ondan bir paketmiş gibi bahsettin.” der.  Nesneleştirmenin en güzel örneği olabilir.

Demir ( 2016) “Dijital Aşklar” makalesinde ,” Çerçevesi çizilmesi muhal bu dijital serüvende bağlılık denen şey, zoraki yürütülen bir sonsuzluk hissi değil, aksine her an ışık hızında değiştirilip iade edilmiş bir tüketim nesnesidir. Aşk bu bağlamda ansızın içine düşülen beklenmedik bir durum değil, formülüze edilmiş dijital bir tasarımdır.” der.

Hadi birazda “sınır kaybı” konuşalım.

Sınırlarımız bizi güvende hissettirir. Rolle May “Yaratma Cesareti” kitabında akıl hastanesinde bulunan hastaların koridorda yürürken ellerini duvara sürterek yürüdüğünü söyler, çünkü oraya kapatıldıkları için sınırlarının yok olduğunu ve bu yüzden güvensiz hissettiklerini ve güvende hissetmek adına duvarla sınır çizdiklerinden bahseder. Dijital dünyanın etkisi ile yeni nesil ilişkilerde “başlangıcı ve sonu olmayan, hatta adı olmayan”  ilişki yaşama biçimleri türedi.  Düşünün ki bir kitapçıya gittiniz, hiçbir kitabın adı yok, onu nasıl bulabilirsiniz? Bütün kitapları açıp içini okumanız gerekir. Bir kitabı diğer kitaplardan ayıran şey öncelikle adıdır. Tüm insanların, ülkelerin, şehirlerin, semtlerin, hatta dönemlerin, eşyaların bile bir adı vardır. Başı ve sonu vardır. Çünkü sınırlar olmazsa düzen olmaz. Birini birinden ayıran onun sınırları ve adıdır.  Nerede olduğunu bilen insan güvende hisseder. 

Yani uzun lafın kısası, adını koymadıklarımız, sınır koymadıklarımızdır.

Ve evet tam da bu yüzden çıkma teklifi geri gelsin 🙂

Gökçe Geyik

MAHREMİYETİ KORUYAN “MİSAFİR ODASI” TOPLUMUNDAN, SOSYAL AĞLARIN “ŞEFFAFLIK TOPLUMUNA”

Eskiden evlerimizde misafire ayrılmış odalar olurdu. Kapısı kapalı olan, diğer odalardan daha gösterişli, daha büyük olan ve asla evin içindeki bireylerin kullanımına açık olmayan misafir odaları…

Peki, misafir odası kültürü nasıl oluştu? Nasıl ortaya çıktığı konusunda Yalın Alpay’ın aktardığı tarihsel nedenleri paylaşacağım.

Osmanlı devletinde; kamusal alanlar çeşitli tehditler oluşturabiliyordu. Bu durumdan kaynaklı, kahvehaneler sıkça açılıp kapanıyordu. Kamusal alanlar devlet tarafından sıkı denetim altında tutuluyorlardı.  İnsanların sosyalleşebileceği alanlar mecburen kamusal alandan evlere taşınmıştı. Fakat ev “mahremiyeti” temsil ediyordu. Bu mahremiyeti korumak adına misafir odası kültürü oluştu. Misafirlere ayrı bir oda ayrıldı. Amaç evin mahremiyetini korumak olsa da örtük olarak; misafirin çok kıymetli olduğu, çok önem verildiği vurgusu vardı. Odanın içerisine baktığımızda koltuklar birbirine uzak, oda ve masa oldukça büyük oluyordu. Bunun sebebi aslında yine mahremiyeti korumaktır. Aynı zamanda halimiz vaktimiz oldukça yerinde mesajı vermek adına oldukça yeni gösterişli eşyalar bulunuyordu. Mahremiyetin önemini anlatan bir başka olay ise, Osmanlı devleti dönemi zamanında İstanbul sokaklarının çıkmaz sokak olmasıdır. Bunun nedeni ise, bir başka mahalleye giderken yabancının o sokağı kullanmamasıdır.

Peki, şimdi misafir odalarından bahsetmek mümkün mü? Maalesef hayır. Artık evler oldukça küçülüyor, hem insanların sosyalleşebildiği oldukça fazla kamusal alan da mevcut.  Bu kültürün köreldiğini görmekteyiz. Bu tarz gelenekler toplumumuz açısından oldukça önemlidir. Alver’e (2018)göre;

“Bütün toplumu ve insanı bir arada tutan el, onların arasına ince ince yerleşen harç, onları kavimleştiren bir temel. Buralarda üretilen, anlamlandırılan, izah edilen ve hayata salınan kodlar, şifreler, diller, söylemler, hissiyatlar, zihniyetler, bakışlar, düşünüşler ortamıdır gelenek. Bu kodların, şifrelerin, dillerin okunmasını, okunup hayata geçirilmesini hazırlayan bir ortam. Bir hayat tarzı, bir hayat eksenidir.”

Bu bağlamda gelenek ve kültürler, diğer kuşaklarla aramızdaki köprüyü kuran önemli unsurlardır. Modern dönem aynı zamanda misafir yoksunluğu dönemidir.  Misafir odaları, misafir yoksunluğu beraberinde mahremiyet alanlarının korunması konusuna gelecek olursak, mahrem yaşamdan, sosyal mecralar ile birlikte şeffaflık toplumuna döndük diyebiliriz.

Her şeyimizi, evimizi en mahrem alanlarımızı paylaştığımız, üstelik bir tık beğeniye sattığımız en özel alanlarımız görüntüleme sayısına indirgenmiş durumda.  Maalesef biz buna “ şeffaflık” diyoruz.

Chull Han’a göre( 2022); “Yeni dogma, şeffaflığın güven yarattığı” şeklinde, Şeffaflık toplumunu bir güven toplumu olarak değil, kontrol toplumu olarak görür. Chull Han ‘a göre(2022), sınırsız özgürlük ve sınırsız iletişim kontrol ve gözerime dönüşür. Sosyal medya giderek toplumsallığı disiplin altına alan  ve sömüren dijital panoptikonlara benzetir. Ve ekler;

“Dijital kontrol toplumu özgürlüğü yoğun bir biçimde kullanır. Bu da kendini gönüllü olarak ışıklandırma ve ortaya çıkarma sayesinde mümkündür sadece. Özgürlüğü sömürür.  Kontrol toplumu, sakinleri dış baskı nedeniyle değil kendi iç ihtiyaçları nedeniyle iletişime geçtiği zaman mükemmelliğe ulaşır, yani özel ve mahrem alan feda etme korkusu kendini utanmazca vitrine koyma ihtiyacına yenik düştüğünde.”

Chull Han’ın kitabında (2022) bir tabir geçer “ Mahremiyet sonrası( Post- Privacy)”  Bu tabir, sosyal ağların şeffaflıktan geri dönüşün olmadığını ve insanların kendini bu yeni duruma uydurması gerektiğini savunan düşünce. Aslında bu düşünce kişisel alan konusunun tehdit altında olduğunu gösterir. Psikanaliz açısından bakarsak insan kendine dair şeffaf olması pek mümkün değildir. Chull han(2022); “Şeffaflık zorlaması eksik olanın giderilmeyecek “ötekilik” karşısındaki saygıda mevcut olan “inceliktir.” der. Mesafe tutkusunu hayata geçirmeyi yeniden kazanmayı öğrenmemiz gerekecek gibi duruyor. Mesafe ve utanç iki önemli kavramdır ve bu kavramlar şeffaflığı asla zedelemez. Chull Han(2022) bu iki kavramın “ışıklandırabilir ve tüketilebilir” hale getirilmesinin sonucu olarak “ daha utanmasız ve daha çıplak bir dünyanın” olacağını söyler.

Mahremiyetimizi koruyacak bir sistemin içerisinde değiliz, pornografik, teşhirci ve kişilerin performans öznesi olduğu, utancın ve mahremiyetin kaybolduğu bir toplumdayız. İnsan mahremiyetini sergilediğinde değil, mahremiyetini koruduğunda ancak güvende hisseder. Sınırlarımız güvenimizdir. Rolle May (2024) “Yaratma Cesareti “kitabında, akıl hastanesinde hastaların koridorda yürürken, ellerini duvara sürterek yürüdüklerinden bahseder. Bunun nedeni oraya kapatıldıkları için sınırlarını kaybettiklerini hissettiklerini ve güvende hissetmek adına bu davranışı sergilediklerini söyler. Sınırlar güvendir ve biz bu güveni kendi elimizle kendimizden alıkoyuyoruz. Çünkü genele tabi bir hayat yaşıyoruz. Doğan Cüceloğlu geleneklerin toplum için çok önemli olduğunu ve geleneklerin yok olduğu toplumların çökmeye mahkûm olduğunu söyler. Geleneklerin bir noktada toplumumuzu ve kişisel sınırlarımızı koruduğunu görmüş oluyoruz.  Üstelik bu kadar kurallı bir toplumda güvenin bugüne göre fazla olması, şeffaflık diye adlandırdığımız, gelenekleri yok etme uğruna mahremiyetimizi zedelediğimiz bu dünyada güven bir sorun ve problemdir. Birçok kamusal alanın olması, sosyalleşmenin bu kadar kolay olduğu bu dönemde iletişim bozukluğu ve yalnızlık kol geziyor.

Öteki için vitrine dönüşen misafir odası kültüründen, mahremiyetin vitrine dönüştüğü bir dünya artık burası…

GÖKÇE GEYİK

KAYNAKLAR

Chull Han, B. (2012). Şeffaflık Toplumu.(Çev. H. Barışçan). Metis Yayınları.

Alver, K. (2018). Yerli Yerinde, İstanbul: İz Yayınları.

VİTA ACTİVA’DAN VİTA VİRTUALİS’E AKTİF YAŞAMDAN SANAL YAŞAM’A

SİZİNLE SANAL ( SOSYAL MEDYA ) SINIRLILIKLARINIZ ARASINDA

Hannah Arent’in  kitabı “Vita  Activa” Latince “hareketli, aktif yaşam “anlamına gelmektedir.  Burada kullandığı üç kavram vardır; emek, iş, eylem kavramları üzerinde durur.  Ona göre emek hayatta kalmak için sarf ettiğimiz bir çaba, iş, doğal değil, yapay bir çaba, eylem (action) ise; insanlar arasındaki etkinlik, insanlar arasında olma, tek başımıza diğerlerinden farklı olsak da çoğunluğa katılmamızdır.

“Eylem yaşamı” kavramına bakalım; o halde durmak bir eyle değil midir? Durmak bir eylemse durmayı bozduğumuz bir durumda eylemde bulunduğumuzu ve devam ettirdiğimizi kanıtlanmış mı oluruz.  Bu durumda eylemsizlik diye bir şey olabilir mi? Durmak ta dahil olmak üzere her eylem yaşamın yani “vita’nın” devamlılığını gösteriyor. Eylem eşittir, yaşam.

Arent, burada doğuma vurgu yapar, eylem bir doğumdur. İnsanın daima bir eylemle doğabileceğini öner sürer. Böylece insan eylemle yeni başlangıçlar sunar. Arent modern toplumu “ animal laboransa” benzetir. Çalışan hayvan tabirine indirgeyerek, eylem imkânının ortadan kaldırıldığını savunur.  Ona göre modern toplum bireyi pasif bir yaşam sürecine sokmuştur. Arent’e göre; modern zamanda bireyin “yaşam sürecinin akıntısına tamamı ile gömüldüğünü”, işlev görebilmek adına “kendi kendisini bırakıp, bireysellikten vazgeçmek” zorunda bırakıldığını savunur. Çalışmaya adanan yaşamın, hayvan türüne dönüştürülmeye çalışıldığını ifade eder.

Peki Arent zihniyeti eşliğinde günümüze bakacak olursak; bireysellik ön plana çıkarılmakta, egolar bihayli şişkin gibi duruyor. Chull han’ın ifadesine göre; çalışma ve performans toplumu, kendini her ne kadar özgür gibi görse de ya da bireysel olarak hareket ettiğini düşünse dahi, aslında her yere; kendi çalışma kampını yanında taşır. Bu çalışma kampında kişinin aynı zmanada gardiyan,, hem kurban, hem fail olmasıdır.” Bu şekilde kişi aslında kendi kendini sömürür. Ve psikolojik semptomlar el sallar.

Arent’e geri dönecek olursak, burada düşünceden bahsetmekte de yarar var. Düşünce eyelem kadar olmasa da vita activa açısından önemli bir kavramdır. Arent’e göre her ne kadar eylem, olumsuzlardan etkilendiyse de, bu olumsuzluklardan en az etkilenen “düşünce’dir.” Yazının başında “ durma” kısmına bu yüzden deyindim aslında, çünkü “durma eylemi” düşünceyi aktif kılar ve de düşünce vita için önemlidir. Etkin_olma durumunu gösterir.

Fakat burada değinmemiz gereken bir konu var; Arent!in atladığı bir konu, günümüzde vita activa” bir başka değişle “aktif yaşam” bihayli kutsanmıştır. Bu kutsanma ile birlikte “ kitlesel bir eksiklik hissi” ortaya çıkar. Sosyal medyada gördüğümüz her eylemin bizde ki görüntüsü eksiklik olarak görünür olur. Bu eksiklerin birikmesi sonucu yaşamdan geri kalma duygusu üzerine yoğunlaşır zihin, bu da kişinin yaşamında aksaklığa neden olur ve ya ait olmadığı eylemlerin içerisinde bulur kendini.

Okuduğum bir yazıda geçen “vita virtualis” yani sanal yaşam kavramı oldukça yerinde gibi duruyor. Hızlı, anlık ve bol paylaşımcı olmayı gerektiren tavır. Niçin tanımadığım insanlarla fotoğrafımı ya da fikirlerimi paylaşıyorum, “ kendine özgü” kavramı burada nerede duruyor, ya da nereye yerleştireme gerekiyor. Aslında burada “vita activa’nın” zıttı, “ vita contemplativa’yı” da anmak gerekir, yani derin düşünce; aktif yaşamdan daha üstün bulunan bir kavram. Kişiyi olması gereken kişi yapan şey öncelik olarak aktif yaşam değil, aksine tefekküre dayanan yaşamdır.

Arent der ki; bir olay ve ya olgu üzerine düşünürken öncelik olarak tüm fikirlerden sıyrılırım, var olan tüm fikirlerden, sadece salt kendi fikrim ve düşüncem ile baş başa kalıp o olay veya olgu üzerine düşünmemiz gerektiğini vurgular.

Peki, sanal ortam buna ne kadar müsait, düşünsel tefekkür tek başınalık istediği halde neden bunu sanal ortamda insanlarla yapmaya çalışırız? Arent “ insan olma durumu” kavramını aslında her türlü eylemin insanlar arasında yapılması gerektiğini söylerken burada çevremizden söz ediyordu. Sanal ortam ne kadar çevremizden oluşuyor. Tabi o siz ile sosyal ortamınıza koyduğunuz sınırlılık ile ilgili tabi. Sanallık olmadan düşünmek, fikir beyan etmek, öğrenmek, paylaşmak ya da eylemde bulunmak mümkün mü? Ya da derinleşmek? Ya da mümkün ise, performans öznesi haline gelen toplum içindeki bireyler ile ne kadar gerçek ve şeffaf olur tartışılır elbette.

Sanaldan gerçeğe geçme hem düşünce hem de eylem olarak zor gibi görünüyor fakat sanıyorum burada başka bir kavram aklıma geliyor; o da “verimlik” yaptığın düşünce, durma ve motilite (hareket gücü) , her türlü eylemde verimliliğin sorgulanması, sanıyorum bizi yaşamda tutan bir başka kavram olsa gerek, yaşamla bağ kurmamızı sağlayan bir başka eylem gibi görünüyor.

Aktif yaşam bataklığına düşmüş; aşırı üretim, aşırı performans, aşırı iletişim, aşırı pozitifliğin şiddeti içerisinde “insan” ne kadar kendine özgü yaşam performansı gösterebilir büyük bir soru işareti…

GÖKÇE GEYİK

Saatin yönünü sorgulayan biriyle karşılaştınız mı hiç?

“Kendi dünyasında yaşayan herkes delidir.” yazıyordu, “ Veronika Ölmek İstiyor.” kitabında. 

Peki, kimdir bu “ Kendi dünyalarında yaşayanlar?”

“Zedka” karakteri buradaki kilit noktamız, nedenini birazdan açacağım.

Diyor ki; Kimdir bunlar? Başkalarından farklı olanlar!

“ Bir Einstein var, zaman ile uzamın ayrı şeyler değil bir karışım olduğunu söylüyor, ya da Kriatof Kolomb, dünyanın öte ucunda bir uçurum değil başka bir kıta olduğunu ileri sürmüş. Ya da, insanoğlunun Everest’in zirvesinde ulaşabileceğine inanan bir Edmond Hillary var.  Sonra Beatles, bambaşka bir müzik yarattılar, eski çağlardaki insanlar gibi giyindiler. Bütün bu kişiler ve daha binlercesi, hep kendi dünyalarında yaşadılar. Ve Zedka ekler;

“Bir keresinde bir kadın görmüştüm, yakası iyice açık bir entari giymişti, gözleri donuk donuk bakıyordu, hava eksi beşken Lyubliyana sokaklarında dolaşıyordu.  Sarhoş olduğunu sandım, ona yardım etmeye davrandım, ama ona ceketimi verme önerimi reddetti. Belki de onun dünyasında mevsim yazdı.”

“Delilik” nasıl tanımlanmalı sizce? Sanat, edebiyat bir delilik biçimi olabilir mi? İnsanın içinde bulunduğu dünya dışında, kendi içindeki dünya bir delilik hali olabilir mi? Peki, kendimize veya ötekine kendi dünyası içinde bakmamız mümkün mü?

Doğamız gereği yaptığımız bir şey var; benim gibi olmayan, benim gibi giyinmeyen, benim gibi davranmayan, benim gibi konuşmayan kişileri ötekileştirmek.  Buna “Zenofobik” bir tavır da diyebiliriz. Kelime anlamı gereği “yabancı korkusu” olarak tanımlayabiliriz. Atalardan kalan bir miras; kişinin yabancılardan ya da bir şekilde kendisinden farklı olandan korkmasına verilen isimdir. Değişik olanın tehlikeli olacağı düşüncesi yatar.

Kültürde yer alan “yabancılardan bir şey alınmaz, yiyecek alınmaz.” Söylemini de unutmamak lazım. Bu önlem alınma sebebi ile kullanılan cümle günah keçisi değil elbette. Sadece yabancı kavramını, tehlikeli olanda ayırt edememe belirsizliği elbette beni bu cümleye itiyor. Güvenli alan tanıdıkların. Peki, o tanıdıklara bakalım. Peki ya o tanıdıklar da bir tehlikeyse; ki günümüzde çokça yaygın olan istismar bunun bir örneği. Sanıyorum as olan “yabancı-tanıdık” ikileminden çok, tehlikeli olanı ayırt etme durumu. Tanışıklık eşittir güvendir sorunsalı.

Şöyle düşünelim; yurt dışındasınız herke çok yabancı, bir yer sormak istiyorsunuz ama nasıl soracağınızı bilemiyorsunuz. Bir Türk’e denk geldiniz, yanında da yabancı bir arkadaşı var, aynı dili konuştuğunuz için Türk olana büyük bir güven duyarsınız. Fakat ya yanındaki arkadaşı daha güvenli ise?

O halde bilmediğimiz dünyalarda tehlike olarak görünür gözümüze, dolayısıyla anlamak yerine kaçarız. Hatta bazen delilik sıfatını yakıştırırız. Eğer ki bir toplumda belirli bir düzen ve kalıplaşmış düşünceler, inanışlar, davranışlar var ise, bunlara farklı olan bir tavır istenmez. Var olan düzeni bozabilir, yine tehlike hissederiz.

Sıradanlık güvendir. Sıradanlığı bozmak bir delilik biçimidir.  Kitapta geçen şu cümle; Anlaşılmamaktan gurur duyuyordu, çünkü tüm dahiler bu bedeli ödemişlerdi.”

Bir başka cümle ise;

Normallik fikir birliğinden başka bir şey değildir diyor, klavyelerin neden alfabetik sırayla dizilmediğini hiç sorgulamadığını unutma, daktilonun hızlı yazmak için geliştirilip yavaş yazmak için q klavyenin icat edildiğini de.”

Normal insan tanımı İkinci Dünya Savaşına kadar çok önemsenmiş bir konu olmamış, Ta ki savaş kadar; tanım genele tabi olan şekilde yapılmış. Fakat fark ettiler ki toplumlar da hastalanabilir. Çünkü katliam olurken, insanlar gaz odalarında öldürülürken, diri diri yakılırken, halk bundan rahatsızlık duymuyordu. Tanımı toplum üzerinden alıp, bireysel bir tanım yaptılar.

Burada “Kitle Psikoloji” konusu da önemli bir konu. Fakat konuyu daha fazla dallanıp budaklandırmamak lazım.

İnsanın kendi dünyasını, keşfedip, orada yaşıyor olması, çok büyük bir lüks ve de özgürlük. Dış dünyada yaşamaya mahkûm olanlar, hep ötekinin onayına muhtaçtır. Hamur gibi onu şekillendirmesine olanak sağlar. Bazen kültür size sorunlarınızı çözme de tek bir alternatif olduğunu söyler. Asla seçenekler yoktur.  Çünkü seçenekler, kuralları sarsar. Siz elinizde tek bir seçenek ile keşfedemediğiniz kendi dünyanız çatışmaya başlar. Bu çatışmanın nereden geldiğini bilmeden, henüz onu anlamadan, önünüze sunulan tek seçenekle yola devam edersiniz.

Kendi dünyalarını keşfetmiş olanlar, ötekinin de kendi dünyası ile ilgilenir. Buradan anlayış doğar.

Son olarak yine Zedka’nın bahsettiği bir hikayeyi paylaşacağım;

“ Çok güçlü bir büyücü, bütün bir ülkeyi yok etmek ister. O ülke halkından herkesin su içtiği bir kuyuya sihirli bir madde atar. Kuyunun suyunu kim içerse delirecektir. Ertesi sabah, herkes kuyudan su çekip içer, hepsi de delirir. Yalnızca kraliyet ailesi, kendilerine ait özel bir kuyudan su çektiklerinden, sihirbaz da o kuyuyu zehirlemeyi beceremediğinden, delirmezler. Tabii kral çok kaygılanır, halkının sağlığını ve güvenliğini sağlamak için bir dizi emir verir. Ancak polisler ve müfettişler de halkın içtiği sudan içmiş olduklarından kralın emirlerini saçma bulur, uygulamazlar. Ülkede yaşayanlar kralın emirlerini duyduklarında onun çıldırdığını düşünürler, hep birlikte şatosunun önünde toplanıp tacını ve tahtını bırakması için gösteriler yaparlar. Umutsuzluk içindeki kral, tahtını bırakmaya hazırlanırken kraliçe ona engel olarak der ki: “Gel, biz de o kuyunun suyundan içelim, o zaman biz de onlar gibi oluruz.” Ve öyle yaparlar. Kral ile kraliçe de cinnet suyunu içip anında saçma sapan konuşmaya başlarlar. Bu durumda halk, taşkınlığından dolayı pişman olur; öyle ya, madem kral bu kadar bilgece konuşuyor, onu alaşağı etmenin bir anlamı yoktur. Ülkede barış ve huzur yeniden hüküm sürer. Bu halk, komşularından epeyce farklı bir hayat tarzı benimsemiştir. Kral, ölümüne dek ülkesini yönetebilmiştir.”

Zedka ekler; O dışarıdakiler, Villete’in ( akıl hastanesi) duvarlarının öte yanındakiler kimler biliyor musun?

“Hep aynı kuyunun suyunu içmiş olanlar.”

Gökçe Geyik

ACININ ANTROPOLOJİSİ “PALYATİF TOPLUM”

“BANA ACINI SÖYLE, SANA KİM OLDUĞUNU SÖYLEYEYİM.”

Günümüzde acıya olan bakış açısı insanları daha da çıkmaza sürüklüyor. Her yerde “ Algofobi”  ( genel bir acı korkusu) hâkim, acı toleransı gittikçe düşüyor. İçinde yaşadığımız toplum her türlü olumsuzluktan kurtulmaya çalışan bir olumluluk toplumudur.  Günümüzde  “acı çekme” tamamı ile zihinden terk edilmeye çalıştırılıp yerine “ mutluluk “ yani pozitif psikolojiye yönelmiştir. Olumsuz düşüncelerden uzak durulması ve yerine hemen olumlu düşünceler getirilmelidir. Bireyi acıya karşı olabildiğince duyarsız kılmaya yöneltir.

Bu acılara ilaç olabilecek bir takım ufak dokunuşlar buldular. “like” toplumu bunlardan bir tanesi; palyatif toplum aynı zamanda bir “beğendim” toplumudur da. Bir beğeni çılgınlığıdır da. “like” günümüzün bir ağrı kesicisidir.  Sadece sosyal medyada değil, kültürümüzün bütün alanlarına hâkimdir.  Hayat bizzat ”instagramlanabilir” olmak durumundadır; acının arındırıcı olduğu unutulur. Beğeni kültürü katharsisi unutur yüzeyde biriken olumluluk suyunda boğulur.

Acı karmaşık bir kültürel yapıdır.  Toplumdaki varlığı ve anlamı kimi zaman iktidar biçimlerine bağlıdır. Acı iktidar aracı olarak iş görür. Şiddet toplumundan disiplin toplumuna geçildiğinde acıyla ilişki de değişiyor.  Önceden şiddete uğramış, işkence görmüş, sakatlanmış, canlı ya da ölü, artık göz önünde sergilenen bedenler ortadan kalkmıştır. Artık doğrudan fiziksel cezalandırma yoktur, daha az gürültülü ve gösteriş sergileyen bir acı oyunu hakim. Disiplin toplumlarında acı hala yapıcı roldedir. İnsanlar üretim aracı olarak biçimlendirilir. Artık kamusal alanlarda sergilenmez.; hapishaneler, kışlalar, sağlık kurumları, fabrikalar ya da okullar gibi kapalı disiplin mekanlarına kaydırılmıştır.

Endüstri sonrası, kendinden hoşlan ve kendinin zevkini çıkaran hedonik bedenen acı karşısındaki tavrı, disipline edilmiş bedenin aksine, reddetme şeklindedir. Acıyı anlamsız ve yararsız görür. Neoliberal toplumda emir, yasak ya da cezalandırma gibi olumsuzluklar yerini motivasyon, kendini optimize etme ve kendini gerçekleştirme gibi olumluluklara bırakır. Disipline edici mekânlardan huzur verici alanlar alır.

Mutluluk kesintisiz bir performans yetisi olarak pazarlanmakta ve “mutluluk dispozitifi” yaygınlaşmaktadır.  Bu şekilde bağımlı kişilik geliştirilir. Fakat kişi bunun farkında değildir, kendini özgür sanır. Dolayısıyla hiçbir dış baskı olmadan kendini gerçekleştirme adı altında kendini kendi isteğiyle sömürür.

Dijital çağda sürekli olarak ihtiyaçlarımızı, dileklerimizi, tercihlerimizi bildirmemiz ve hayatımızı anlatmamız talep edilir.  Tam iletişim, tam gözetim, pornografik soyunma ve panoptikon tarzı gözetleme bütünleşir. Özgürlük ve gözetim birbirinden ayırt edilemez.  Neoliberal mutluluk bireyi sürekli bir iç-gözleme zorlar. Toplumsal ilişkileri eleştirel bir gözle incelemek yerine, sade ve sadece kendisiyle, kendi ruhsal durumu ile ilgilenmesi gerekir.

Palyatif toplumlarda, yazılan ilaçlar ve medya yoluyla oluşan duyarsızlık sayesinde ve de sosyal medya ve bilgisayar oyunları ile toplumsal anestezi uygulanır. Bu da bilgi ve düşünceyi engeller, hakikati baskılar.

Mutsuzluk kişinin kendi başarısızlığı olarak yorumlanır, başka hiçbir etken yoktur. Görünmez bir eziyet başlar, böylece depresyon park edecek yerini bulur. Kendi ruhumuzu tedaviye başlarken, toplumsal ilişkileri gözden kaçırırız. Korku ve güvensizlikle boğuşurken bunun sorumlusunun toplum değil, sadece kendimiz olduğunu düşünürüz. Palyatif toplum acıyı tıbbileştirerek ve özelleştirerek bireyi toplumsal duyarlılıktan alı koyar. Acı artık ilaçlarla mücadeleyi gerektiren anlamsız bir kötülüktür.

Özellikle acıya düşman palyatif toplumda, anlamdan, dilden ve sembolden yoksunlukları içinde varlıklarını sürdürmekte olan sesi kesilmiş, kenara köşeye itilmiş acılar artmaktadır.

Kendini yaralama günümüzde hızla yayılan bir davranış biçimidir. “Çizik atma”  insanların kendi vücutlarına açtıkları derin kesiklerin resimleri sosyal medyada dolaşıyor. Bunlar yeni acı resimleridir.  Herkesin katlanılmaz derecede kendi ile yüklü olduğu, narsisizmin hükmü altındaki bir toplumu işaret eder.

Yalnızlık, yakınlık duygusunun yaşanamaması acıyı güçlendirici bir etki gösterir. Kronik ağrılar belki de tıpkı çizikler gibi bedenin ilgi ve yakınlık hatta sevgi isteyen çığlıkları, günümüzde temasın seyrek hale geldiğine işaret eden etkileyici ipuçlarıdır. Görünen o ki ötekinin iyileştirici elinin eksikliğini duyuyoruz.

Acı bana neyin benim olduğunu ve nelere sahip olduğumu gösterir. Örneğin boğazdaki ağrı bana orada enfeksiyon olduğunu işaret eder. Ruhta ki acı da bundan farksızdır.  Her şeyin kendi acı dili mevcuttur.

Acı duyuyorum o halde varım. Varoluş duygusunu da acıya borçluyuz. Acı ortadan katlığında yerine koyacak bir şey ararız. Yapay olarak yaratılan acı buna çare olur. Acı kültürü yoksa barbarlık ortaya çıkar. Anestezi altındaki bir toplumdaki insanlara canlılık hissi verebilmek için giderek daha güçlü uyaranlar gerekir. Kendini deneyimleyebilmeyi sağlayan uyaranlar olarak sadece kimyasal maddeler, şiddet ve terör kalmıştır.

Sevinç ne denli sevinçliyse, içinde uyuklayan üzüntü o denli saftır.  Üzüntü ne denli derinse içinde yatan sevinç o denli çığırtkandır.

Gelelim acıyı meşrulaştırma ve de duyarsızlığına; şiddet içeren görüntülerle de pornografik bir ilişkimiz var. Filmlerde ve bilgisayarlar oyunlarında kendimizi tümüyle kaptırıyoruz  şiddet pornosuna. Şiddet pornosu da öldürmeyi bile acısız bir olay haline getiriyor. Böylece görüntüler  ağrı kesici gibi iş görüyor. Bizi başkalarının acılarına duyarsız kılıyor.

İnsanın başka insanların acısına dikizci bir tavır gösterdiği şeklindeki yaygın antropolojik varsayım hızla azalan empati yetisini açıklamaya yetmez.  Artan empati yitimi daha vahim bir duruma, ötekinin kayboluşuna işaret eder. Palyatif toplum acı olarak ötekini ortadan kaldırır. Öteki nesne olarak şeyleştirilir. Nesne olarak öteki de acı vermez.

Bizi tamamen farklı bir gelecek, son insanın, can sıkıntısıyla birlikte, aşılmış olacağı insanlık- sonrası çağ bekliyor. İnsan hayatta kalma uğruna kendini ortadan kaldırır. Muhtemelen ölümsüzlüğe de erişecektir ama hayatı pahasına.

GÖKÇE GEYİK

Kaynak: Byung- Chul Han ” Palyatif Toplum” Kitabı.

BEN NEREDEYİM?

Bir zamanlar, daima her şeyini kaybeden oldukça aptal bir adam vardı. Günlerden bir gün biri ona şöyle der:

“Eşyalarını devamlı kaybetmemek için onları nereye koyduğunu bir yere not etmelisin.”

Adam o akşam yatğa yattığında bir kağıt alır. “Her şeyi devamlı kaybebetmemem için…” diye düşünür.

Gömleğini çıkarır ve elbise dolabına asar, kalemi alır ve not eder: “Gömlek elbise dolabında askılı.” Sonra pantalonunu çıkarır, yatağınayakucuna koyar ve şöylre yazar: “ Pantalonun yatağın ayakucunda duruyor.” Ayakkabılarını çıkarır ve şöyle not eder: “ Ayakkabılar yatağın anltında.”  Sonra çoraplarını çıkarır ve not eder: “ Çoraplar yatağın altındaki ayakkabıların içinde.”

Ertesi sabah kalktığında çoraplarını, ayakkabılarını, gömleğini ve pantalonunu tam da kağıtta yazdığı gibi bıraktığı yerde bulur.

Sonra kendine sorar:

“Ya ben neredeyim?”

Kağıdı tekrar tekrar gözden geçirir ama kendinin nerede olduğunu yazmamış olduğundan, kendini bir daha hiçbir zaman bulamaz.

Jorge Bucay der ki: “ Herşeyin nerede olduğunu bilir, sevdiğimiz insanların nerede olduğunu biliriz ama genellikle bizim nerede durduğumuz hakkında hiçbir fikrimiz yoktur. Dünya üzerindeki yerimizin nerede olduğunu unutmuşuzdur. Diğerlerinin hayatımızda kapladığı yeri hemen buluruz; hatta bazen bizim onların hayatında kapladığımız yeri  bile söyleyebiliriz. Ama kendi hayatımızdaki yerimizi unuturuz.

 Sevdiğimiz herhangi bir insan olmadan yaşayamayacağımızı söyleyebiliriz, ama “ Ben bensiz yaşayayamam.” diyemeyiz.”

Birini sevdiğimiz zaman ; ona karşı inanılmaz anlayışlı, toleranslı, şevkatli oluruz, onun istekleri çok önemlidir bizim için,  Onu rahat ettirmek, konfor alanı sağlamak amaçlarımız arrasında olur, fakat bunların hiçbirirni kendimize uygulamayız. Günümüzde ise bu durum artık çevremdeki birkaç birey için geçerli değil, bireylerin sayısı sosyal medya ile birlikte daha fazla bir sayıya ulaştı.

Günümüzde kendimize değer verme kısmı ; istediğimiz herşeyi yapma özgürlüğüne sahip olma,, sosyal medyada kusursuz görünmeye çalışma, kendime yaptığım en büyük yatırım gibi duruyor. Fakat bu algı aslında daha çok  kendini kendinden uzaklaştırma metodu gibi duruyor.

“Ben neredeyim?” sorusu sosyal mecralar ile birlikte daha lüzumlu bir soru haline geldi. Hukukçu Haşim Özpolat bir kavram kullanmış; “Dünyanın arkaplanlaşması”

“ Yani arkadaşlarımızın , eğlencelerimizin, yediğimiz yemeklerin, hatta  aşklarımızın bile, bir resmin veya bir videonun arka plan olarak algılanması durumu.” olarak açıklamış.

Şimdi buradan yola çıkarak devam edelim; öncellikle şunu çok iyi biliyoruz ki; eğer bir yere gititysek ve bu yeri sosyal medyadan paylaşmadıysak, o yere algımızda “gitmemiş” olarak görüyoruz. Ya da bir yere eğlenmeye gittiysek ve bunu paylşamadıysak, o anı yaşadık olarak algılıyoruz. Bunun beraberinde aldığımız kitaplar, kahve fincanları, hatta aldığımız kıyafetler dahi bir resmin ve parçası olacak şekilde tercihimiz oluyor. Kahve fincanı ınstagram hikayesinde güzel görünür düşüncesiyle satın alınıyor. Kıyafetler sosyal medyada paylaşılmış bir kıyafet ise, o kıfayet algıda “ bir daha giyilmeyecek, adeta bir çöp muamelesi görülüyor.  Sadece eşyalar değil, arkadaşlıklar ve ilişkilerde bu arka plana dahil. Eğer arkadaşım  sosyal medyada benimle etkileşim içinde değilse ( fotoğraf beğenme, hikayeye bakma vs.) , o arkadaşlığı yok sayma anlamına geldiği düşüncesi yatıyor. Ya da partnerler aynı şekilde paylaşım ve de etkileşimde bulunmuyorsa , o aşk gerçek dışı ve yaşanmamış sayılıyor.

Bu da satın aldığımız ve de deneyimlediğimiz her şeyi ötekine resmetme çabası, herşeyle bu şekilde ilişki kurma gerçek ile kurgu arasında kaldığımız bir karmaşa hali.  Tercihlerimizi ve seçimlerimizi görselleştirme benlikten çıkıp, öteki gözünde  kanıt çabası gütme hali benim bulunduğum yeri kayganlaştırıyor.

Yapılan araştırmalarda böyle kişilerin paylaşım yapmadığı taktirde strese girdiklerini ve mutsuz oldukları gözlemleniyor. Görünmek üzerine gerçekleştirilen yanlış bir yöntem. Benim görmediğim, gerçeklikten uzak herşey zaten beni içten içe görünmez yapan şeyler. Beyin kapasitem bu kadar insanla baş etme gücüne sahip değil. Daha önce yazdığım “Dunber Sayısı” yazımda ayrıntılı anlatmıştım. Kendinizi öteki gözünde nereye koymaya çalıştığınızı bir düşünün.

Entelektüel? Kitap okuyan birisi? Çok gezen birisi? Hayatı dolu dolu yaşayan birisi? Çok güzel ve bakımlı birisi? Çok mutlu birisi? Çok para kazanan birisi? Çok başarılı birisi?  Bunları maddaeler halinde yazın ve durup düşünün hangisi gerçek ve eğer gerçek ise, öteki bunu bilince hayatında ne gibi bir değişiklik olacak? Seni ileri götüren buradaki kaynak ne?

Özenle hazırladığın ; vaktini, zamanını harcadığın, emek verdiğin o kahvaltı sofrası neden senin için değil de? Öteki gözünde bir resim olsun? Bunun sana katkısı ne? Kim için deneyimliyorsun bu hayatı?

Bir hikaye ile bitirmek istiyorum; bir felsefe hocası “Pislik nedir? “ diye sorar. Öğrenciler çeşitli cevaplar verir ama hoca ceapları kabul etmez. Öğrenciler de ; “Hocam o zman siz söyleyin.” Der.

Hoca şöyle der; “Yerine göre değişir. Saçlarınızı düşünün, ne kadar özen gösteririz, dökülmesini istemeyiz ama o saç yemeğe düşerse bir pislik olur. Ya da zeytinyağ ne kadar faydalıdır, yemeklere koyarız ama o yağ elbisemize düşerse bir pislik olur. “

Bu hikayeden yola çıkarak; bir sendeki sene , bir de sosyal medyadaki sene bak? Sen gerçekte yerinde misin? Yoksa olmaman gereken bir yerde misin? Aynı hikayede ki saç teli gibi.

Sen neredesin?

Antropolog/ Danışman:  Gökçe Geyik