Adını Koymadıklarımız, Sınır Koymadıklarımızdır.
Dijital kültürde sık sık yetkin olan-olmayan kişilerin kadın-erkek ilişkilerine dair yaptıkları önerileri bolca görüyorsunuzdur. Yetkin olan etkileşim almak adına ilginç başlıklarla manipüle etmekte, üstelik yetkin olan kişiler arasında oluşan fikir ayrılığının yanı sıra bilgi karmaşası oluyor. Bu sefer kavga eden iki insanın arasında kalan o kişi gibi, bir ona bir ona bakarken buluyorsunuz kendinizi. Yetkin olmayan ise, kendi kişisel deneyimini herkese mal edip, genel bir yargıya varıyor. Fakat bu kişiler konunun özü gereği, toplumsal ve kültürel tarafını hem de bireysel dilini ve deneyimini göz ardı ediyorlar.
Hadi gelin biraz netnografi yapalım.
(Netnografi; etnografik araştırma tekniklerinin online ortama uyarlanarak tüm dijital iletişim kanallarında bulunan farklı insan topluluklarının veya kültürlerin, davranışlarını, tutumlarını ve sosyal etkileşimlerini anlamaya çalışmaktır.)
Konuşma içeriklerine baktığınızda; partner şunu yaparsa şu demek, bunu yaparsa bu demek, kadın böyle davranmalı, erkek böyle olmalı vb. söylemler duyuyorsunuz. Bolca taktik videoları, bolca tavır ve davranış modelleri dayatmaya maruz kalıyorsunuz. Sizlerden içeriklerinizi aldılar ve daha sonra yerine koyacakları yeni şekli davranışlar öneriyorlar.
Peki, sizce neden toplumun bu kadar öneriye ihtiyacı var?
Öncelikle self-imajın her şeyin önüne geçme meselesi. Ben ve ben’in arka planına bakmadan, önüne sunulanın seçimimizde ya da konuyu değerlendirme biçimimizde etkili oluyor olması. Peki, ben- kimlik neden bu kadar uzakta? Öğrenme yerine sadece bilme eylemi, derine inmeden her şeyi yüzeysel değerlendirmeye veya konunun kendi merkezinden uzaklaşmasına sebep oluyor. Burada kişi olayı, durumu veya duyguyu bireysel olarak analiz etmeye yeltenmiyor bile, sunulan kısa ve fazla zaman çalmayan videolardan bilgi alıyor. Aslında bunun yanında kaybettiği ben yerine sahte ben oluşturmaya başlıyor. Burada örnek vermem gerekirse, kitlesel histeri vakası örnek olarak verilebilir. Bir kız yurdunda yaşanan psikolojik salgın, yani aslında gerçek olmayan, psikolojik alt yapılı biyolojik reaksiyon veren hastalık belirtileri. Herkesin aynı belirtileri gösterdiği fakat yapılan tetkiklerde herhangi bir biyolojik sebep bulunmayan, alt yapısının psikolojik olduğu tespit edilen bir olaydır. Gelelim bizim konumuza dijital yalnızlık ve ilişkiler üzerine yaşananlara kitlesel histeri diyebilir miyiz? Evet diyebiliriz 🙂 Peki, kitlesel histeri en çok hangi toplumlarda yaşanır? Stres düzeyi yüksek olan toplumlarda.
İşte tam da bu nokta önemli. Toplum içindeki bireyler tam da bu noktada her şeyi almaya ve inanmaya hazır hale gelirler. Yayılan bu videolar çok fazla izlenme alıyorlar. Yaptığım netnografik gözlemde; ilişki taktikleri, travmatik bağlanma biçimleri, erkek nasıl bağlanır, hangi hareketler kadını çekici yapar, vazgeçilmez kadının özellikleri, ilk buluşmada hesabı kim öder vb. başlıklı videolar oldukça izlenme almış görünüyor. Cinsiyet bazlı tavsiyelere baktığım zaman, genelde erkeği bağlama konusunda taktikler ve erkeğin duygu hissetmesinin zor olduğu, sorun istemediği _her zaman konfor aradığı, onu arayıp sormayan kadınlardan hoşlandığı yönünde alt başlıklar mevcut. Kadınlarda ise; erkek nasıl bağlanır, kadın nasıl çekici olur, dişi görünmek için püf noktalar vb. başlıklar anlatılıyor. Aynı zamanda kadının daha çabuk duygusal bağlanma yaşadığı, sevgisini hemen belli ettiği_ oysa saklaması gerektiği dikte ediliyor. Bir de en çok dikkatimi çeken “giden erkek geri gelir mi?” başlıklı videolar çokça mevcut. Her erkek “Narsisit, Love bombing, Gasligthing ve ya Ghosting uygulayan taraf olarak, kadın da maruz kalan taraf olarak anlatılıyor. Acaba gerçekten böyle mi? Yoksa bize böyle mi öğretiliyor? Patriark düzen yine burada da bize diyor ki; erkek bir köşede çabadan uzak, krallar gibi muamele görsün, rahatsız edilmesin, konforlu hissedilsin, kadın ise arzu edilmesi için, duygusundan beri dursun, hep çekici ve dişi olsun, hep evet diyerek erkeği bağlasın, taktik uygulayan çabalaması gereken hep kadın olsun.
Her şey gerçekten bu kadar karmaşık mı? Yoksa biz mi karmaşıklaştırıyoruz? İçeriklerimiz boşalınca doldurmanın tek yolu olarak ilişkiler olarak mı görüyoruz?
Nietzsche Ağladığında, kitabında evli olan doktor Breuer hastası olan genç ve güzel Bertha’ya karşı şevk duyuyor, sürekli onu saplantılı bir şekilde düşünmekten kendini alıkoyamıyor. Bu konu hakkında Nietzsche’ye bahsettiğinde Nietzsche şöyle diyor;
“Belki de bu adam kendi varlığının korkunçluğunu gördü ya da önemsizliğini, yaşamın geçiciliğini ve raslantısallığını gördü. Duyduğu ham bir korkuydu ve dayanılmazdı. Ancak bir gün şehvetin korkuyu azalttığını keşfetti ve şehvetin zihnine girmesine seve seve izin verdi, hem de hiçbir başka düşünceye yer kalmayacak kadar, ama şehvet düşünemez, sadece arzular ve hatırlar. Çok geçmeden tüm varlığı ıvır zıvır ile doldu. Bir gün bir şeylerin aksi gittiğini fark etti ve bu ıvır zıvır arasında aksi giden şeyi arıyordu. Cevap orada saklıymış gibi zihnindeki çöpleri eşeleyip duruyor, üstelik benden onunla birlikte eşelememi istiyordu.”
Sanırım daha güzel anlatılamazdı, huzursuz toplum, stres altında ve yalnızlaşmış toplum; zihninde çöplükler oluşturuyor, sonra bu da onları tatmin etmeyince yarattığı ve yaratılan çöplüğü eşeleyip sorunu bulmaya çalışıyordu. Günümüzdeki yaşanan olay tam da bu; kısa kısa yaşanan hazlar, adı konmayan ilişkiler, ilişkinin ilk evresi ile baki kalan köpürtülmüş duyguların hazin sonu. Sevgi dili dışarıdan alınan bir takviye olmaz, kendi içinizde deneyimledikçe keşfettiğiniz bir haldir. Bireyseldir. Evrensel olan tek şey sevginin cinsiyet rollerinden bağımsız saklanması gereken değil, gösterilen ve görünen bir şey olması duygunun hamurunda vardır. Sevgi taktikle inşa edilemez, sevgi hissetmek çabasızdır. Sonrasında İlişkiye evrilen sevgi emek ister. Sevgi olduğu yerde duramaz, gelip muhatabının yanına dikiliverir.
Sosyal medyaya bakınca toplum yüklenilen bu rolleri hiç itiraz etmeden üzerine giymiş durumda, insani değer, anlık bireysel keyfin yerine geçti. Ben-sen ilişkileri yerine ben-şey ilişkileri yerine aldı. Karşıdaki kişiyi nesneleştirme, eşya olarak görme, seçenekleştirme, işlevine indirgeme, çabucak tüketme ilişkileri moda oldu. Ben-sen bir bütün olmaktan çıktı. Bütünün içinde bireysel olma halinden çok, ki sağlıklı olan bu. Bütün kurmaktan ziyade kişiden çok yaşadığı hazza odaklanan, o haz duygusu ile bütünlük kuran ve o haz bittiği anda son kullanma tarihi biten ilişkiler furyası aldı.
Engin Geçtan “Hayat” kitabında seans esnasında genç bir adamın kız arkadaşından bahsederken; uzak bir ülkeye seyahat edeceğini anlatırken “Onu da götüreceğim.” der. Geçtan der ki, şaşkınlıkla sordum, “Götürüyor musun? Ondan bir paketmiş gibi bahsettin.” der. Nesneleştirmenin en güzel örneği olabilir.
Demir ( 2016) “Dijital Aşklar” makalesinde ,” Çerçevesi çizilmesi muhal bu dijital serüvende bağlılık denen şey, zoraki yürütülen bir sonsuzluk hissi değil, aksine her an ışık hızında değiştirilip iade edilmiş bir tüketim nesnesidir. Aşk bu bağlamda ansızın içine düşülen beklenmedik bir durum değil, formülüze edilmiş dijital bir tasarımdır.” der.
Hadi birazda “sınır kaybı” konuşalım.
Sınırlarımız bizi güvende hissettirir. Rolle May “Yaratma Cesareti” kitabında akıl hastanesinde bulunan hastaların koridorda yürürken ellerini duvara sürterek yürüdüğünü söyler, çünkü oraya kapatıldıkları için sınırlarının yok olduğunu ve bu yüzden güvensiz hissettiklerini ve güvende hissetmek adına duvarla sınır çizdiklerinden bahseder. Dijital dünyanın etkisi ile yeni nesil ilişkilerde “başlangıcı ve sonu olmayan, hatta adı olmayan” ilişki yaşama biçimleri türedi. Düşünün ki bir kitapçıya gittiniz, hiçbir kitabın adı yok, onu nasıl bulabilirsiniz? Bütün kitapları açıp içini okumanız gerekir. Bir kitabı diğer kitaplardan ayıran şey öncelikle adıdır. Tüm insanların, ülkelerin, şehirlerin, semtlerin, hatta dönemlerin, eşyaların bile bir adı vardır. Başı ve sonu vardır. Çünkü sınırlar olmazsa düzen olmaz. Birini birinden ayıran onun sınırları ve adıdır. Nerede olduğunu bilen insan güvende hisseder.
Yani uzun lafın kısası, adını koymadıklarımız, sınır koymadıklarımızdır.
Ve evet tam da bu yüzden çıkma teklifi geri gelsin 🙂
Gökçe Geyik