Mizahın Sınırları ve Toplumsal Duyarlılık

Cem Yılmaz’ın son gösterisinde yaptığı yaş temelli espri, Türkiye’de mizahın toplumsal sınırları üzerine yeniden düşünmeyi zorunlu kılıyor. Tartışmanın kendisi, esprinin içeriğinden çok, ona verilen tepkiler üzerinden okunmayı hak ediyor gibi görünüyor.

Eleştirilerin önemli bir kısmı, esprinin “kadın düşmanlığını (mizojini) tetiklediği” iddiası etrafında şekillendi. Oysa burada dikkat edilmesi gereken temel ayrım şudur: bir söylemin var olan bir toplumsal dili görünür kılması ile o dili yeniden üretmesi aynı şey değildir. Bunu söyleyen kişinin söyleminden çok söylemin çekildiği yer sanıyorum daha önemli. Çünkü meseleleri mesele olduğu yerlerde konuşmak yerine mesele olmadığı yerde konuşmak o konunun çamurlaşmasına yol açıyor. Ezildiğini düşündüğünüz gruba “mağdur kimliği” giydirirseniz, yaptığı her eylemde ve içinde bulunduğu her olayda sorgulamadan onu hep mağdur görürsünüz. Hiçbir zaman bu kimliği dışında değerlendiremezsiniz. Düşünceden geçemeden toplum temelli bir yoruma bırakılır. Felsefede yer alan bir hikâye vardır. O hikâyenin vardığı nokta özet olarak şu; saçınızı düşünün ne kadar önem veririz, ama önem verdiğiniz o saçınızın bir tutamı yemekte olursa orada önemli olmaya devam edebilir mi? Dolayısıyla konular olması gereken yerlerde konuşulmalı, aksi takdirde ait olmadığı yerde önemini yitirir.

Jung-Chul Han, Algı ve İletişim’te modern toplumun yargı üretme biçimini şöyle tanımlar:
“Herkes toplumsal uyumculuğu cisimleştirir; nasıl yaşamamız, algılamamız ve yargılamamız gerektiğini buyurur. Herkes nasıl görüyorsa biz de öyle görürüz. Herkesin kepaze bulduğunu biz de kepaze buluruz.”

Bu yaklaşım, sosyal medyada neden benzer tepkilerin hızla çoğaldığını açıklar. Tepki, bireysel bir düşünce değil, kolektif bir refleks hâline gelir. Bu noktada Le Bon’un kitle psikolojisi kuramı devreye girer. Kitle içinde birey, eleştirel düşünme yetisini askıya alır; duygusal bulaşma hızlanır. Bugün “yanlış” olduğu söylenen birçok şey, gerçekten analiz edildiği için değil, kitlenin ahlaki pozisyonuna uyum sağlamak için eleştirilir.

Mağduriyet söylemi ise bu sürecin en güçlü aracıdır. Bir ifade, potansiyel olarak bir grubu incitebilir iddiasıyla değerlendirildiğinde, bağlam ve niyet ikincil hâle gelir. Böylece tartışma, düşünsel bir zemin olmaktan çıkar; etik bir alarm mekanizmasına dönüşür. Sanat ve anlatı dünyasında ise uzun süredir bilinen bir gerçek vardır: kötülükle yüzleşmeden etik bilinç üretilemez. Etik, soyut kurallarla ya da “iyi niyet” beyanlarıyla oluşmaz. Etik bilinç, ancak kötünün ne olduğunu görerek, tanıyarak ve onunla temas ederek gelişir. Kötülük görünmez kılındığında, bastırıldığında ya da “konuşulması yasak” hâline getirildiğinde, insanlar onun nasıl işlediğini, nasıl ortaya çıktığını ve nasıl tekrarlandığını anlayamaz. İşaret edilen söylemler, bu eylemleri meşrulaştırmak için değil, onları tanımlamak, adlandırmak ve yanlışlamak için de kullanılabilir. Aksi halde görünmez olan şeyle mücadele edilemez. Fakat çoğu zaman “kötü eylemler- kötü olaylar” gösterildiğinde de aynı şekilde “tetikleyici” unsur olarak değerlendirilir. İnsanın içinde bulunduğu düşünce için “tetikleyiciye” ihtiyaç yoktur, zaten hep tetiktedir. Onu değiştirmek mümkün olmadığı gibi, körüklemek te gerekmez. Zaten genel olarak kişinin zihinde körü körüne düşünce olarak yer alır.

Bazı söylemler çoğu zaman esprinin kendisinden çok, ona yüklenen anlamlar üzerinden tartışılır. Sonuçta ortaya çıkan şey, mizahın sınırlarıyla ilgili değil, toplumun rahatsız edici olanla baş etme kapasitesiyle ilgilidir. Mizahın görevi yalnızca güldürmek değil; bazen düşünsel konforu bozmak, bazen de kolektif refleksleri görünür kılmaktır. En büyük tetikleyici sanıyorum söylemden çok söylemi var olmadığı yere koymaktır: kırmızı alarm tabelası içinde tanımlamak, bakında görün çığlığı içerisinde zorlama haykırmaktır.

Yorum bırakın