Platon’un “Şölen” Mitine Günlük Bir Yaklaşım

Birçoğumuz hayatımızın bir anında “İçimde tanımlayamadığım bir eksiklik var” deriz. Bu duygu, modern dünyanın karmaşasından bağımsız bir şekilde, insanın en eski hislerinden biri aslında. İnsan kendisini çoğu zaman yarım hisseder. Bu bazen yalnız bir akşam yemeğinde, bazen kalabalığın ortasında birdenbire içine çöken o açıklanamayan boşlukta, bazen de tam mutlu olduğunu düşündüğü bir anda gözlerini bir noktaya dikip “sanki bir şey eksik” dediğinde kendini gösterir. Bu his modern dünyanın bize sunduğu karmaşadan doğmuş gibi görünsede; Platon’un Şölen adlı eserinde Aristophanes’in anlattığı mit, bu duygunun mitolojik hikâyesinde çok daha eski, çok daha köklü, insanın varoluşuna sinmiş kadim bir duygu olduğunu bize gösterir. Belki bugün bile bizi en iyi anlatan hikâyelerden biri olduğu için hâlâ yaşamaya devam eder.

Platon’un Şölen adlı eserinde Aristophanes’in anlattığı mit, bu eksikliğe dair en etkileyici açıklamalardan birini sunuyor: Bir zamanlar insanlar bugünkünden çok farklı varlıklardı. Bu bedenler üç farklı türden oluşurdu: güneşten gelen erkekler, dünyadan gelen kadınlar ve hem erkek hem kadın özelliklerini taşıyan, aydan gelen androgynoslar. Yuvarlak bedenli, dört kollu, dört bacaklı, tek bir bütündüler ve inanılmaz derecede güçlüydüler. O zamanlar insanlar bugünkünden çok daha güçlüydü; öyle ki bu güçleriyle tanrılara kafa tutabilecek kadar kendilerine güveniyor, hatta göğe tırmanmaya bile cesaret ediyorlardı. İşte tam da bu güç, bu kibir, bu meydan okuma tanrıların canını sıkmıştı. Onları yok etmek tanrılar için kolaydı ama ibadetleri, duaları, sunakları eksik kalacaktı. Bu yüzden Zeus “öldürmek yerine eksiltmeyi” tercih etti. İnsanları ikiye böldü. Bir bıçağın bir meyveyi ikiye ayırdığı gibi… O andan itibaren insan yalnızca güçsüz değil, aynı zamanda eksikti. O günden sonra insan kendini hep yarım hissetti. Bu bölünmeden önceki hâlin özlemi, bütünlüğün hayaleti olarak içimizde dolaşmaya başladı. Kendi bedeninden ayrılan o diğer yarıyı bulma isteği, Aristophanes’e göre aşkın ta kendisidir.

Bu eksiklik öyle bir eksiklikti ki bedenin tam ortasına, insanın varlığının merkezine kazındı. İnsan bölündüğü andan itibaren kendisini tamamlamaya çalışan bir yarım parça hâline geldi. Aristophanes’e göre aşk dediğimiz şey de tam olarak buradan doğdu: İnsan, kaybettiği diğer yarısını arıyordu. Bu arayış yalnızca bir arzu ya da istek değildi; varoluşun kendisine sinmiş bir ihtiyaçtı. O yüzden insanlar birini bulduğunda ona sarılmak, ondan ayrılmamak, onunla bütünleşmek istiyordu. Bazıları bunu romantik aşk olarak yaşadı, bazıları dostlukta buldu, bazıları sanata, bazıları işe sarıldı. İnsan hep bir şeye sarıldı çünkü insan hep yarımdı.
Bugün ruh eşi arayışımızın, ayrılık acısının, bağlanma arzumuzun kökeni belki de tam burada yatıyor. Aşkı sadece romantik bir duygu, tesadüfi bir karşılaşma, biyolojik bir dürtü olarak açıklayan tüm modern çerçevelerin ötesinde, bu mit bize çok daha insani bir yerden dokunuyor: İnsan yarımdır ve tamamlanmak ister. Birine duyduğumuz yakınlık aslında bu durumun bir yankısıdır. Bu nedenle Aristophanes’in anlattığı hikâye, aşkta hissettiğimiz o yoğun tutkunun sadece fiziksel çekimle açıklanamayacağını söyler; karşımızdaki kişide kaybettiğimiz bütünlüğün izini ararız. Birine sarıldığımızda hissedilen huzur, belki de ilk bütünlüğümüze dönüşün kısa bir provasından başka bir şey değildir. Bugün biriyle karşılaşıp “sanki onu yıllardır tanıyorum” dediğimiz o an, belki de bu mitin anlattığı kadim hafızanın gün yüzüne çıkmasıdır. Bazen bir bakış, bazen bir dokunuş, bazen sadece aynı masaya oturup aynı cümleleri kurmak bile “bir şeyin yerine oturduğu” hissini verir. Aradığımız kişinin o olup olmadığından emin olamadan yine de içimizde bir çağrı hissederiz. Belki de aşkın mantıkla açıklanamayan tarafı da tam buradadır
Bu mitin çok ilginç bir tarafı da cinsel yönelimleri doğal bir çeşitlilik olarak anlatmasıdır. Androgynos bedenlerden kopanların kimi erkeklere, kimi kadınlara, kimi her ikisine yönelir; Aristophanes bunu ahlaki bir çerçeveye sokmadan, bir doğa hali olarak aktarır. Yani aşkın yönünün değil, kökenindeki eksikliğin belirleyici olduğunu söyler. Kısacası mesele kime aşık olduğumuz değil, neden aşık olduğumuzdur. Çünkü yönelişler farklı olsa da arayış aynıdır: kayıp parçayı bulmak.
Mitin en çarpıcı diğer kısmı ise, insanların bölündükten sonra yaşadığı derin sarsılmayla ilgilidir. Bedenleri yarılan insanlar ilk zamanlar öyle bir şaşkınlık ve özlem içinde kalmıştı ki birbirlerine sarılıp açlıktan ölmeye bile başlamışlardı. Çünkü insan kendi parçasını bulduğunda ondan ayrılmak istemiyordu. Bu neredeyse trajikomik bir ayrıntıdır ama bir o kadar da tanıdıktır. Aşkın insanı yemek yemeyi, uyumayı, kendi hayatını ihmal edecek kadar derinden etkileyebilmesinin mitolojik kökeni burada yatıyor olabilir.
Bu hikâyeyi bugün hâlâ bu kadar etkileyici yapan şey, insanın varoluşuna dair çok sade ama bir o kadar güçlü bir gerçeği dile getirmesidir: Eksiklik, bir kusur değildir; insan olmanın temelidir. Eksik olduğumuz için insanlara yöneliriz, bağ kurarız, sevilmek ve sevmek isteriz. Kendimizi yalnız hissettiğimizde, kalabalık bir şehirde bile boşluk duyduğumuzda, birine tutunduğumuzda, yeni bir ilişkinin heyecanında ya da bir ayrılığın acısında hep aynı hikâyenin izleri dolaşır. İnsan, ta en başından beri tamamlanmak istiyor. Bugünün insanı modern şehirlerde, ekranların arasında, ilişkilerin hızla kurulduğu ve hızla çözüldüğü bir dünyada yaşıyor. Yine de temel duygu değişmiyor. Bir mesajın gelmesini beklerken, birinin ilgisini kaybetmekten korkarken, bir ilişkiden çıkıp “sanki içimden bir şey kopmuş gibi” derken aslında aynı hikâyenin içindeyiz. Eksiklik hissi geçmişin değil, bugünün gerçeği. İnsan ne kadar güçlü, bağımsız, kendi başına yeterli olduğunu düşünürse düşünsün, içindeki o kadim boşluk bir yerlerde kendini hatırlatıyor. Aristophanes’in binlerce yıl önce anlattığı bu mit, aşkı romantik bir masala dönüştürmüyor; tam tersine insan olmanın kırılgan ama bir o kadar da güçlü yanını gözler önüne seriyor.
Aristophanes’in bu miti, aynı zamanda insanın toplumsal varlık olarak nasıl kurulduğuna dair önemli bir antropolojik çerçeve sağlar. Bu hikâye, insanın “eksiklik” deneyimi üzerinden başkalarıyla ilişki kurma zorunluluğunu vurgular. Modern antropolojik kuramlar, insanın biyolojik bir varlık olmaktan çok, ilişkiler içinde var olan bir “bağlantısal özne” olduğunu söyler. Yani insan, ancak diğerleriyle kurduğu ilişkiler sayesinde kendini tam hisseder ve kimliğini bu ilişkiler üzerinden inşa eder.
Aristophanes’in miti, eksikliği bireysel bir kusur değil, insanlığın paylaştığı evrensel bir deneyim olarak yorumlar. Bu açıdan eksiklik, toplumsallığın kurucu unsurudur. İnsanlar kaybettikleri yarımı ararken aslında bir topluluk, bir aidiyet, bir karşılık bulma çabası içindedir. Bu durum, günümüzdeki bağlanma biçimlerinden romantik ilişkilerin kırılganlığına, yalnızlık deneyiminden modern şehir yaşamındaki yabancılaşmaya kadar pek çok sosyal olguyu anlamak için hâlâ geçerlidir. Mite göre insan, varoluş gereği “tamamlanma arayışındaki bir varlık”tır ve bu arayış insanı hem zamana hem mekâna yayılan bir ilişkisellik içinde taşır. Böylece eksiklik, bireyi toplumla, diğerleriyle ve insan oluşunun en temel duygularıyla bağlayan antropolojik bir motora dönüşür.
Belki de tüm bu hikâyenin özü tek bir cümlede saklıdır:
Eksik olmasaydık birbirimizi aramazdık.
Arayış belki de hiç bitmeyen, en insani hâlidir.