
Kendi hayat hikâyeni yazmak? Kendi hikâyeni bilmek? Kimliklerimiz hikâyeler ile şekillenir. Genelde hâkim bir problem hikâye vardır ve biz günlük hayatımızda kendimizi ifade ederken, anlatırken bu hikâyeyi taşırız masaya…
Kendimizi oluşturma esnasında ötekine ihtiyacımız vardır. Psikiyatrist/ Psikanalist Mutluhan İzmir “Öznenin Diyalektiği” kitabında der ki: “İnsan kendisini, ancak başka bir insanın bilincinde insan olarak tanımladıktan sonra insani bir varlık olarak görebilir. Bu nedenle bilinç kendi varlığından emin olmak için, kendisini sadece kendisinin bilmesiyle yetinmez.” der. Öteki ile temasım sürecinde bilme eyleminde tek değilimdir aslında. Aynı zamanda bu temas esnasında her zaman süreç doğru işlemeyecektir. Bu yolculuk esnasında kişi “içselleştirmiş baskın hikâye” ile baş başa kalır. Bu baskın hikâye dışarıdan gelen uyarıcılar ile kişinin kendisine yüklediği anlamlardır. Hangi davranış uyarıcılar ile oluştuğu ve kendi hikâyesinde yüklediği anlam realitedir. Kişinin kendisine anlattığı hikâye varoluşuna verdiği anlamı ifade eder. Görüş soyut bir kavramdır, ancak yaşantılarla var olan kavram somut hale gelir (yani deneyim ile). Deneyim sürecinde; yüklenilen anlam_ kullanılan dil_ ifade ediliş biçimi_ öznel gerçeklikler_ bilişsel şemalar hâkim hikâyenin alt metnini verir bize. Problemler kişinin kendi benliğinden bağımsız hale gelir. Kişi güncel olayları bu yaklaşımlar ile adlandırmaya başlar.
Güncel hayatımızda sürekli olarak anlatı halindeyken aslında kısa kısa hikâyeler yazarız, bazen başı sonu olmayan, hatta bazen sanrısal olan, tahminimce diye adlandırdığım ötekine ait olan hikâyenin devamını getirme ihtiyacı hissedecek kadar hikâye yazarlarıyız hepimiz. Yarım kalan hikâyeleri içimizde tamamlama ihtiyacı hissederiz, anılarımızı yine bir hikâye içinde anımsarız, hatta bazen olmasını istemediğimiz anları, hatıraları yine hikâyemiz içinde değişikliğe uğratırız. Devamlı olarak bir hikâye içinde yaşayan yazarlarız.

Bazen bu hikâyelerde arayışlar mevcuttur. Eskiyi sonlandırıp yeni hikâyeler yazmak isteriz. Hayalini kurduğumuz o hikâyenin içinde yer almak isteriz. O hikâye “içselleştirdiğimiz hâkim problemi” iyileştirmek adına başlayan yolculuktur. Ne olursa hikâye tam olarak eksiksiz hale gelir? Herkesin verdiği farklı bir cevap olacaktır. Herkesin arayışta olduğu fakat ne aradığını bilmediği ve eksiklik olarak nitelendirdiği bir madde vardır. Fakat acaba arayış hikâyenin nihai sona ulaşması mı yoksa zaten bitmeyen hikâyeler mi bizi hayatta diri tutan faktörler olur? Doğamız gereği hiçbir son bizi hiçbir zaman tatmin etmeyecektir.

Geçmiş ve an her daim hayatımıza giren her bir kişi ile yapı söküme uğrayacak ve daima hikâyemize bir iz bırakacaktır. Bu kaçınılmazdır. Hikâyelerimizde karşılaşmalar çatışmalar olacaktır. Bu hikâyemizdeki hâkim anlayışı sorgulamamız için bir fırsattır. Güncel olayları anlamlandırma şeklimiz bizi ele verir. Çünkü bazen ilk temasımız olan hikâyenin önemli bir kısmı olan ailede; bazı kullanılan sözler hikâyemizde dominanttır. O söz ne derse hikâye oraya doğru gider. Farkındalık burada önemli hale gelir. Kendiniz ile ilgili en çok kullandığınız tanımlar çoğu zaman aile ve dış faktörler ile öğrenilmiş ve hikâyede yer almış kavramlar olabilir. Hatta sizin eksiklik ve ya boşluk olarak nitelendirdiğiniz şeyler bile oradan referans alınmış olabilir. Hâkim hikâyeniz sizi çıkmaza sürüklüyor ise, hikâyeniz içinde günlük dile saklanmış tanımlar oldukça önemli yer tutar. Dolayısıyla kişinin kendini algılama biçimi değişirse yaşam anlamı değişir. Dolayısıyla hikâyesi de başka bir yöne evrilebilir.

Bu noktada Marc Auge’nin “Biri Sizi Bulmaya Çalışıyor” kitabından alıntı yaparak, muazzam anlatımı ile konuyu pekiştirmek isterim.
“O gece Juilen’i uyku tutmadı. Zihni darmaduman olmuştu, kendi kendine konuşup durdu, Claire’i sorguya çekti, ona cevaplar verdi, sorular ve cevaplar üretti, imkânsız bir konuşma hayal etti. ( burada kişi kendi ve karşıdaki kişi ile tanışıklık gereği oluşturduğu ortak hikâyeden çıkıp, kendi hikâyesi ışığında karşıdaki kişinin hikâyesinden habersiz başka bir hikâye yazmaya girişir.)
İşte o sanrısal konuşma;
“Kök, fena bir kusurdur sevgili Claire; ilk günah hikâyesiyle Hristiyanlık bunu çok güzel anlatmıştı.
Kusur: Eksiklik. Farz edelim ki babanı tanıyorsun (tanımanın ne anlama geldiği konusunda burada münakaşa etmeyeceğim), babanın babasını yahut büyükbabanın babasını tanıyor musun? Kök nerede son bulur? Köklere, mirasa ve geleneğe sahip çıkmak, zengin olduklarına inanan kişilerin küstah tutumudur.
Şecere: Sülale. Şecerenin varlığına inanmak için geçmişten medet ummak, ruhen yoksul olanların zenginliğidir.
Geçmiş: Nevroz. İster üzerine yapışsın, unutmalara, inkârlara, kabul ve itiraflara rağmen kurtulamayacağın ölümcül bir elbise olsun, ister eksikliğini hisset ve bir baba yahut sıkıca tutunacağın bir şeyi aramaya koyul… Bir şeyden kaçmak ya da onu aramak, o şeyi dönüştürmeyi istemektir daima: Var olabilmek için yepyeni bir geçmiş ihtiyacı
Fakat geçmiş yalnızca yanılsamalar ve yalanlarla doludur. Önemli olan buluşmalar, karşılaşmalardır; yaşamlarımızın paralel sürüklenmesinde daima mümkün ama asla kesin olmayan bir çakışmanın eli kulağında olmasıdır. Karşılaşma, ütopik bir şey değildir, yakında bir yerde, bir zaman vuku bulur. Geçmiş bir vaatte kökünü bulan mitik bir geleceğin rüyası yahut yeniden kazanılacak kayıp cennetin kısır döngüsü değildir. Buluşma çok daha mütevazı, çok daha bayağıdır: daima mümkün ama asla kesin olmayan bir olay işte, beklentisi dahi kişileri intihardan toplumları parçalanmalardan korur.
Hayatımda birkaç karşılaşmam oldu. İnsanlarla, manzaralarla, anlarla. Psikanalistleri çok dinlediğin için şimdi bana karşılaşmaların asla rastlantı eseri olmadığını, onların zaten içimizde taşıdığımızı, bir karşılaşmada kendimi tekrarladığımı, her karşılaşmayı tekrarladığımı söyleyeceksin. Düşündüklerinden çok daha fazla dindar olan o psikanalistler ya fazlasıyla Pascal okumuşlarsa (Beni zaten bulmuş olmasaydın, aramayacaktın). Ya daima mümkün ama asla kesin olmayan bir olayın vuku bulabileceği muazzam boşlukta hissettiğimiz baş dönmesini önlemek için kayıp ve özlem duyulan cennetin kısır döngüsünü sonlandırmaya kendilerini acayip kaptırdılarsa?
Hayatımda birkaç karşılaşmam oldu. İnsanlarla, manzaralarla, anlarla. Her birinden sonra artık ben aynı ben değildim. Astigmat gözlükleri ve titrek neşterlerle ruh doktorları dudaklarını yalayıp bu karşılaşmaları teşrih ediyorlarsa ve nihayetinde geçmişten bir parça çekip çıkarıp koydukları teşhisin bir tasdiki gibi zafer nidasıyla ellerinde sallıyorlarsa bu gerçekten zerre umurumda değil.
Bildiğim tek şey var: her bir karşılaşmadan sonra artık ben aynı ben değildim; her biri gidişatımı hafifçe saptırıp yeniden yönlendirdi. Bir karşılaşma yarın ya da yakında ya da belki birazdan gerçekleşir, bu minik ama eli kulağında değişimin kesinliği sayesinde hayatta kalırım ancak.
Babanı aramaya devam et küçük Claire, fakat bir gün gelip karşına dikildiğinde senin onu yeniden bulma arzundan daha fazlasını anlayacaksın. Daima mümkün ama kesin olmayan bir buluşmaya yönelik doyumsuz arzuya gelince, köklerine dönmek bu arzuyu tatmin etmeyecek.”