

Eskiden evlerimizde misafire ayrılmış odalar olurdu. Kapısı kapalı olan, diğer odalardan daha gösterişli, daha büyük olan ve asla evin içindeki bireylerin kullanımına açık olmayan misafir odaları…
Peki, misafir odası kültürü nasıl oluştu? Nasıl ortaya çıktığı konusunda Yalın Alpay’ın aktardığı tarihsel nedenleri paylaşacağım.
Osmanlı devletinde; kamusal alanlar çeşitli tehditler oluşturabiliyordu. Bu durumdan kaynaklı, kahvehaneler sıkça açılıp kapanıyordu. Kamusal alanlar devlet tarafından sıkı denetim altında tutuluyorlardı. İnsanların sosyalleşebileceği alanlar mecburen kamusal alandan evlere taşınmıştı. Fakat ev “mahremiyeti” temsil ediyordu. Bu mahremiyeti korumak adına misafir odası kültürü oluştu. Misafirlere ayrı bir oda ayrıldı. Amaç evin mahremiyetini korumak olsa da örtük olarak; misafirin çok kıymetli olduğu, çok önem verildiği vurgusu vardı. Odanın içerisine baktığımızda koltuklar birbirine uzak, oda ve masa oldukça büyük oluyordu. Bunun sebebi aslında yine mahremiyeti korumaktır. Aynı zamanda halimiz vaktimiz oldukça yerinde mesajı vermek adına oldukça yeni gösterişli eşyalar bulunuyordu. Mahremiyetin önemini anlatan bir başka olay ise, Osmanlı devleti dönemi zamanında İstanbul sokaklarının çıkmaz sokak olmasıdır. Bunun nedeni ise, bir başka mahalleye giderken yabancının o sokağı kullanmamasıdır.
Peki, şimdi misafir odalarından bahsetmek mümkün mü? Maalesef hayır. Artık evler oldukça küçülüyor, hem insanların sosyalleşebildiği oldukça fazla kamusal alan da mevcut. Bu kültürün köreldiğini görmekteyiz. Bu tarz gelenekler toplumumuz açısından oldukça önemlidir. Alver’e (2018)göre;
“Bütün toplumu ve insanı bir arada tutan el, onların arasına ince ince yerleşen harç, onları kavimleştiren bir temel. Buralarda üretilen, anlamlandırılan, izah edilen ve hayata salınan kodlar, şifreler, diller, söylemler, hissiyatlar, zihniyetler, bakışlar, düşünüşler ortamıdır gelenek. Bu kodların, şifrelerin, dillerin okunmasını, okunup hayata geçirilmesini hazırlayan bir ortam. Bir hayat tarzı, bir hayat eksenidir.”
Bu bağlamda gelenek ve kültürler, diğer kuşaklarla aramızdaki köprüyü kuran önemli unsurlardır. Modern dönem aynı zamanda misafir yoksunluğu dönemidir. Misafir odaları, misafir yoksunluğu beraberinde mahremiyet alanlarının korunması konusuna gelecek olursak, mahrem yaşamdan, sosyal mecralar ile birlikte şeffaflık toplumuna döndük diyebiliriz.
Her şeyimizi, evimizi en mahrem alanlarımızı paylaştığımız, üstelik bir tık beğeniye sattığımız en özel alanlarımız görüntüleme sayısına indirgenmiş durumda. Maalesef biz buna “ şeffaflık” diyoruz.
Chull Han’a göre( 2022); “Yeni dogma, şeffaflığın güven yarattığı” şeklinde, Şeffaflık toplumunu bir güven toplumu olarak değil, kontrol toplumu olarak görür. Chull Han ‘a göre(2022), sınırsız özgürlük ve sınırsız iletişim kontrol ve gözerime dönüşür. Sosyal medya giderek toplumsallığı disiplin altına alan ve sömüren dijital panoptikonlara benzetir. Ve ekler;
“Dijital kontrol toplumu özgürlüğü yoğun bir biçimde kullanır. Bu da kendini gönüllü olarak ışıklandırma ve ortaya çıkarma sayesinde mümkündür sadece. Özgürlüğü sömürür. Kontrol toplumu, sakinleri dış baskı nedeniyle değil kendi iç ihtiyaçları nedeniyle iletişime geçtiği zaman mükemmelliğe ulaşır, yani özel ve mahrem alan feda etme korkusu kendini utanmazca vitrine koyma ihtiyacına yenik düştüğünde.”
Chull Han’ın kitabında (2022) bir tabir geçer “ Mahremiyet sonrası( Post- Privacy)” Bu tabir, sosyal ağların şeffaflıktan geri dönüşün olmadığını ve insanların kendini bu yeni duruma uydurması gerektiğini savunan düşünce. Aslında bu düşünce kişisel alan konusunun tehdit altında olduğunu gösterir. Psikanaliz açısından bakarsak insan kendine dair şeffaf olması pek mümkün değildir. Chull han(2022); “Şeffaflık zorlaması eksik olanın giderilmeyecek “ötekilik” karşısındaki saygıda mevcut olan “inceliktir.” der. Mesafe tutkusunu hayata geçirmeyi yeniden kazanmayı öğrenmemiz gerekecek gibi duruyor. Mesafe ve utanç iki önemli kavramdır ve bu kavramlar şeffaflığı asla zedelemez. Chull Han(2022) bu iki kavramın “ışıklandırabilir ve tüketilebilir” hale getirilmesinin sonucu olarak “ daha utanmasız ve daha çıplak bir dünyanın” olacağını söyler.
Mahremiyetimizi koruyacak bir sistemin içerisinde değiliz, pornografik, teşhirci ve kişilerin performans öznesi olduğu, utancın ve mahremiyetin kaybolduğu bir toplumdayız. İnsan mahremiyetini sergilediğinde değil, mahremiyetini koruduğunda ancak güvende hisseder. Sınırlarımız güvenimizdir. Rolle May (2024) “Yaratma Cesareti “kitabında, akıl hastanesinde hastaların koridorda yürürken, ellerini duvara sürterek yürüdüklerinden bahseder. Bunun nedeni oraya kapatıldıkları için sınırlarını kaybettiklerini hissettiklerini ve güvende hissetmek adına bu davranışı sergilediklerini söyler. Sınırlar güvendir ve biz bu güveni kendi elimizle kendimizden alıkoyuyoruz. Çünkü genele tabi bir hayat yaşıyoruz. Doğan Cüceloğlu geleneklerin toplum için çok önemli olduğunu ve geleneklerin yok olduğu toplumların çökmeye mahkûm olduğunu söyler. Geleneklerin bir noktada toplumumuzu ve kişisel sınırlarımızı koruduğunu görmüş oluyoruz. Üstelik bu kadar kurallı bir toplumda güvenin bugüne göre fazla olması, şeffaflık diye adlandırdığımız, gelenekleri yok etme uğruna mahremiyetimizi zedelediğimiz bu dünyada güven bir sorun ve problemdir. Birçok kamusal alanın olması, sosyalleşmenin bu kadar kolay olduğu bu dönemde iletişim bozukluğu ve yalnızlık kol geziyor.
Öteki için vitrine dönüşen misafir odası kültüründen, mahremiyetin vitrine dönüştüğü bir dünya artık burası…
GÖKÇE GEYİK
KAYNAKLAR
Chull Han, B. (2012). Şeffaflık Toplumu.(Çev. H. Barışçan). Metis Yayınları.
Alver, K. (2018). Yerli Yerinde, İstanbul: İz Yayınları.