“Kendi dünyasında yaşayan herkes delidir.” yazıyordu, “ Veronika Ölmek İstiyor.” kitabında.
Peki, kimdir bu “ Kendi dünyalarında yaşayanlar?”
“Zedka” karakteri buradaki kilit noktamız, nedenini birazdan açacağım.
Diyor ki; Kimdir bunlar? Başkalarından farklı olanlar!
“ Bir Einstein var, zaman ile uzamın ayrı şeyler değil bir karışım olduğunu söylüyor, ya da Kriatof Kolomb, dünyanın öte ucunda bir uçurum değil başka bir kıta olduğunu ileri sürmüş. Ya da, insanoğlunun Everest’in zirvesinde ulaşabileceğine inanan bir Edmond Hillary var. Sonra Beatles, bambaşka bir müzik yarattılar, eski çağlardaki insanlar gibi giyindiler. Bütün bu kişiler ve daha binlercesi, hep kendi dünyalarında yaşadılar. Ve Zedka ekler;
“Bir keresinde bir kadın görmüştüm, yakası iyice açık bir entari giymişti, gözleri donuk donuk bakıyordu, hava eksi beşken Lyubliyana sokaklarında dolaşıyordu. Sarhoş olduğunu sandım, ona yardım etmeye davrandım, ama ona ceketimi verme önerimi reddetti. Belki de onun dünyasında mevsim yazdı.”
“Delilik” nasıl tanımlanmalı sizce? Sanat, edebiyat bir delilik biçimi olabilir mi? İnsanın içinde bulunduğu dünya dışında, kendi içindeki dünya bir delilik hali olabilir mi? Peki, kendimize veya ötekine kendi dünyası içinde bakmamız mümkün mü?
Doğamız gereği yaptığımız bir şey var; benim gibi olmayan, benim gibi giyinmeyen, benim gibi davranmayan, benim gibi konuşmayan kişileri ötekileştirmek. Buna “Zenofobik” bir tavır da diyebiliriz. Kelime anlamı gereği “yabancı korkusu” olarak tanımlayabiliriz. Atalardan kalan bir miras; kişinin yabancılardan ya da bir şekilde kendisinden farklı olandan korkmasına verilen isimdir. Değişik olanın tehlikeli olacağı düşüncesi yatar.
Kültürde yer alan “yabancılardan bir şey alınmaz, yiyecek alınmaz.” Söylemini de unutmamak lazım. Bu önlem alınma sebebi ile kullanılan cümle günah keçisi değil elbette. Sadece yabancı kavramını, tehlikeli olanda ayırt edememe belirsizliği elbette beni bu cümleye itiyor. Güvenli alan tanıdıkların. Peki, o tanıdıklara bakalım. Peki ya o tanıdıklar da bir tehlikeyse; ki günümüzde çokça yaygın olan istismar bunun bir örneği. Sanıyorum as olan “yabancı-tanıdık” ikileminden çok, tehlikeli olanı ayırt etme durumu. Tanışıklık eşittir güvendir sorunsalı.
Şöyle düşünelim; yurt dışındasınız herke çok yabancı, bir yer sormak istiyorsunuz ama nasıl soracağınızı bilemiyorsunuz. Bir Türk’e denk geldiniz, yanında da yabancı bir arkadaşı var, aynı dili konuştuğunuz için Türk olana büyük bir güven duyarsınız. Fakat ya yanındaki arkadaşı daha güvenli ise?
O halde bilmediğimiz dünyalarda tehlike olarak görünür gözümüze, dolayısıyla anlamak yerine kaçarız. Hatta bazen delilik sıfatını yakıştırırız. Eğer ki bir toplumda belirli bir düzen ve kalıplaşmış düşünceler, inanışlar, davranışlar var ise, bunlara farklı olan bir tavır istenmez. Var olan düzeni bozabilir, yine tehlike hissederiz.
Sıradanlık güvendir. Sıradanlığı bozmak bir delilik biçimidir. Kitapta geçen şu cümle; Anlaşılmamaktan gurur duyuyordu, çünkü tüm dahiler bu bedeli ödemişlerdi.”
Bir başka cümle ise;
Normallik fikir birliğinden başka bir şey değildir diyor, klavyelerin neden alfabetik sırayla dizilmediğini hiç sorgulamadığını unutma, daktilonun hızlı yazmak için geliştirilip yavaş yazmak için q klavyenin icat edildiğini de.”
Normal insan tanımı İkinci Dünya Savaşına kadar çok önemsenmiş bir konu olmamış, Ta ki savaş kadar; tanım genele tabi olan şekilde yapılmış. Fakat fark ettiler ki toplumlar da hastalanabilir. Çünkü katliam olurken, insanlar gaz odalarında öldürülürken, diri diri yakılırken, halk bundan rahatsızlık duymuyordu. Tanımı toplum üzerinden alıp, bireysel bir tanım yaptılar.
Burada “Kitle Psikoloji” konusu da önemli bir konu. Fakat konuyu daha fazla dallanıp budaklandırmamak lazım.
İnsanın kendi dünyasını, keşfedip, orada yaşıyor olması, çok büyük bir lüks ve de özgürlük. Dış dünyada yaşamaya mahkûm olanlar, hep ötekinin onayına muhtaçtır. Hamur gibi onu şekillendirmesine olanak sağlar. Bazen kültür size sorunlarınızı çözme de tek bir alternatif olduğunu söyler. Asla seçenekler yoktur. Çünkü seçenekler, kuralları sarsar. Siz elinizde tek bir seçenek ile keşfedemediğiniz kendi dünyanız çatışmaya başlar. Bu çatışmanın nereden geldiğini bilmeden, henüz onu anlamadan, önünüze sunulan tek seçenekle yola devam edersiniz.
Kendi dünyalarını keşfetmiş olanlar, ötekinin de kendi dünyası ile ilgilenir. Buradan anlayış doğar.
Son olarak yine Zedka’nın bahsettiği bir hikayeyi paylaşacağım;
“ Çok güçlü bir büyücü, bütün bir ülkeyi yok etmek ister. O ülke halkından herkesin su içtiği bir kuyuya sihirli bir madde atar. Kuyunun suyunu kim içerse delirecektir. Ertesi sabah, herkes kuyudan su çekip içer, hepsi de delirir. Yalnızca kraliyet ailesi, kendilerine ait özel bir kuyudan su çektiklerinden, sihirbaz da o kuyuyu zehirlemeyi beceremediğinden, delirmezler. Tabii kral çok kaygılanır, halkının sağlığını ve güvenliğini sağlamak için bir dizi emir verir. Ancak polisler ve müfettişler de halkın içtiği sudan içmiş olduklarından kralın emirlerini saçma bulur, uygulamazlar. Ülkede yaşayanlar kralın emirlerini duyduklarında onun çıldırdığını düşünürler, hep birlikte şatosunun önünde toplanıp tacını ve tahtını bırakması için gösteriler yaparlar. Umutsuzluk içindeki kral, tahtını bırakmaya hazırlanırken kraliçe ona engel olarak der ki: “Gel, biz de o kuyunun suyundan içelim, o zaman biz de onlar gibi oluruz.” Ve öyle yaparlar. Kral ile kraliçe de cinnet suyunu içip anında saçma sapan konuşmaya başlarlar. Bu durumda halk, taşkınlığından dolayı pişman olur; öyle ya, madem kral bu kadar bilgece konuşuyor, onu alaşağı etmenin bir anlamı yoktur. Ülkede barış ve huzur yeniden hüküm sürer. Bu halk, komşularından epeyce farklı bir hayat tarzı benimsemiştir. Kral, ölümüne dek ülkesini yönetebilmiştir.”
Zedka ekler; O dışarıdakiler, Villete’in ( akıl hastanesi) duvarlarının öte yanındakiler kimler biliyor musun?
“Hep aynı kuyunun suyunu içmiş olanlar.”
Gökçe Geyik