Bir zamanlar, daima her şeyini kaybeden oldukça aptal bir adam vardı. Günlerden bir gün biri ona şöyle der:
“Eşyalarını devamlı kaybetmemek için onları nereye koyduğunu bir yere not etmelisin.”
Adam o akşam yatğa yattığında bir kağıt alır. “Her şeyi devamlı kaybebetmemem için…” diye düşünür.
Gömleğini çıkarır ve elbise dolabına asar, kalemi alır ve not eder: “Gömlek elbise dolabında askılı.” Sonra pantalonunu çıkarır, yatağınayakucuna koyar ve şöylre yazar: “ Pantalonun yatağın ayakucunda duruyor.” Ayakkabılarını çıkarır ve şöyle not eder: “ Ayakkabılar yatağın anltında.” Sonra çoraplarını çıkarır ve not eder: “ Çoraplar yatağın altındaki ayakkabıların içinde.”
Ertesi sabah kalktığında çoraplarını, ayakkabılarını, gömleğini ve pantalonunu tam da kağıtta yazdığı gibi bıraktığı yerde bulur.
Sonra kendine sorar:
“Ya ben neredeyim?”
Kağıdı tekrar tekrar gözden geçirir ama kendinin nerede olduğunu yazmamış olduğundan, kendini bir daha hiçbir zaman bulamaz.
Jorge Bucay der ki: “ Herşeyin nerede olduğunu bilir, sevdiğimiz insanların nerede olduğunu biliriz ama genellikle bizim nerede durduğumuz hakkında hiçbir fikrimiz yoktur. Dünya üzerindeki yerimizin nerede olduğunu unutmuşuzdur. Diğerlerinin hayatımızda kapladığı yeri hemen buluruz; hatta bazen bizim onların hayatında kapladığımız yeri bile söyleyebiliriz. Ama kendi hayatımızdaki yerimizi unuturuz.
Sevdiğimiz herhangi bir insan olmadan yaşayamayacağımızı söyleyebiliriz, ama “ Ben bensiz yaşayayamam.” diyemeyiz.”
Birini sevdiğimiz zaman ; ona karşı inanılmaz anlayışlı, toleranslı, şevkatli oluruz, onun istekleri çok önemlidir bizim için, Onu rahat ettirmek, konfor alanı sağlamak amaçlarımız arrasında olur, fakat bunların hiçbirirni kendimize uygulamayız. Günümüzde ise bu durum artık çevremdeki birkaç birey için geçerli değil, bireylerin sayısı sosyal medya ile birlikte daha fazla bir sayıya ulaştı.
Günümüzde kendimize değer verme kısmı ; istediğimiz herşeyi yapma özgürlüğüne sahip olma,, sosyal medyada kusursuz görünmeye çalışma, kendime yaptığım en büyük yatırım gibi duruyor. Fakat bu algı aslında daha çok kendini kendinden uzaklaştırma metodu gibi duruyor.
“Ben neredeyim?” sorusu sosyal mecralar ile birlikte daha lüzumlu bir soru haline geldi. Hukukçu Haşim Özpolat bir kavram kullanmış; “Dünyanın arkaplanlaşması”
“ Yani arkadaşlarımızın , eğlencelerimizin, yediğimiz yemeklerin, hatta aşklarımızın bile, bir resmin veya bir videonun arka plan olarak algılanması durumu.” olarak açıklamış.
Şimdi buradan yola çıkarak devam edelim; öncellikle şunu çok iyi biliyoruz ki; eğer bir yere gititysek ve bu yeri sosyal medyadan paylaşmadıysak, o yere algımızda “gitmemiş” olarak görüyoruz. Ya da bir yere eğlenmeye gittiysek ve bunu paylşamadıysak, o anı yaşadık olarak algılıyoruz. Bunun beraberinde aldığımız kitaplar, kahve fincanları, hatta aldığımız kıyafetler dahi bir resmin ve parçası olacak şekilde tercihimiz oluyor. Kahve fincanı ınstagram hikayesinde güzel görünür düşüncesiyle satın alınıyor. Kıyafetler sosyal medyada paylaşılmış bir kıyafet ise, o kıfayet algıda “ bir daha giyilmeyecek, adeta bir çöp muamelesi görülüyor. Sadece eşyalar değil, arkadaşlıklar ve ilişkilerde bu arka plana dahil. Eğer arkadaşım sosyal medyada benimle etkileşim içinde değilse ( fotoğraf beğenme, hikayeye bakma vs.) , o arkadaşlığı yok sayma anlamına geldiği düşüncesi yatıyor. Ya da partnerler aynı şekilde paylaşım ve de etkileşimde bulunmuyorsa , o aşk gerçek dışı ve yaşanmamış sayılıyor.
Bu da satın aldığımız ve de deneyimlediğimiz her şeyi ötekine resmetme çabası, herşeyle bu şekilde ilişki kurma gerçek ile kurgu arasında kaldığımız bir karmaşa hali. Tercihlerimizi ve seçimlerimizi görselleştirme benlikten çıkıp, öteki gözünde kanıt çabası gütme hali benim bulunduğum yeri kayganlaştırıyor.
Yapılan araştırmalarda böyle kişilerin paylaşım yapmadığı taktirde strese girdiklerini ve mutsuz oldukları gözlemleniyor. Görünmek üzerine gerçekleştirilen yanlış bir yöntem. Benim görmediğim, gerçeklikten uzak herşey zaten beni içten içe görünmez yapan şeyler. Beyin kapasitem bu kadar insanla baş etme gücüne sahip değil. Daha önce yazdığım “Dunber Sayısı” yazımda ayrıntılı anlatmıştım. Kendinizi öteki gözünde nereye koymaya çalıştığınızı bir düşünün.
Entelektüel? Kitap okuyan birisi? Çok gezen birisi? Hayatı dolu dolu yaşayan birisi? Çok güzel ve bakımlı birisi? Çok mutlu birisi? Çok para kazanan birisi? Çok başarılı birisi? Bunları maddaeler halinde yazın ve durup düşünün hangisi gerçek ve eğer gerçek ise, öteki bunu bilince hayatında ne gibi bir değişiklik olacak? Seni ileri götüren buradaki kaynak ne?
Özenle hazırladığın ; vaktini, zamanını harcadığın, emek verdiğin o kahvaltı sofrası neden senin için değil de? Öteki gözünde bir resim olsun? Bunun sana katkısı ne? Kim için deneyimliyorsun bu hayatı?
Bir hikaye ile bitirmek istiyorum; bir felsefe hocası “Pislik nedir? “ diye sorar. Öğrenciler çeşitli cevaplar verir ama hoca ceapları kabul etmez. Öğrenciler de ; “Hocam o zman siz söyleyin.” Der.
Hoca şöyle der; “Yerine göre değişir. Saçlarınızı düşünün, ne kadar özen gösteririz, dökülmesini istemeyiz ama o saç yemeğe düşerse bir pislik olur. Ya da zeytinyağ ne kadar faydalıdır, yemeklere koyarız ama o yağ elbisemize düşerse bir pislik olur. “
Bu hikayeden yola çıkarak; bir sendeki sene , bir de sosyal medyadaki sene bak? Sen gerçekte yerinde misin? Yoksa olmaman gereken bir yerde misin? Aynı hikayede ki saç teli gibi.
Sen neredesin?
Antropolog/ Danışman: Gökçe Geyik