
İNSAN MI KÖTÜDÜR YOKSA DAVRARNIŞLARI MI?
İnsan doğuştan iyi veya kötüyü bilebilir mi? Yoksa sonradan mı öğrenir? İnsan mı kötüdür? Yoksa davranışları mı kötüdür? Kötü olduğunu düşündüğümüz birini “iyi”, iyi olduğunu düşündüğümüz birinin daha sonradan “kötü” olduğunu görmek mümkün müdür? Gelin bu konuda biraz beyin fırtınası yapalım.
Piaget Bilişsel Kuramı’ na göre; 0-2 yaş arası bir çocuğun iyi- kötüye dair herhangi bir bilgisi bulunmamaktadır. Sadece dürtüsel ihtiyaçlarını karşılamak üzerine davranır.2-6 yaş arası ise; iyi ve kötüden anladığı şey, etraftan aldığı tepkilere göre davranmak, yani uyumlanmak. Karşıdakinin davranışına göre davranış belirlemek. Bunun mantık kullanımdan çok sezgisel davranıyor. 6-12 yaş ise; bilişsel gelişginlik ile çocuk artık iyi ve kötüyü yada doğru ve yanlışı ayırt edebiliyor artık. Burada doğru ve yanlışın üzerinde etkili olan; aile-çevre dolayısıyla kültür. 12 yaş sonrası ise; bunları sorgulama süreci başlıyor. Burada aslında kişi kurallara sert bir şekilde tabi tutuluyor ise, o vakit kural bozucu olabiliyor ve şöyle bir dil geliştiriyor kendince; “ yalan söyledim ama” buradaki amalar ile yanlış meşrulaşırma ve bedenlenleştirme başlıyor. Sürekli amaçlı yanlışlar ve kötüye meyil veren davranışlar silsilesi eşlik ediyor.
Burada kişi bazlı iyi-kötü kavramının rotasını kültürel iyi ve kötüye çevirelim. Kültürlerde ortak olan evrensel olan birçok konu vardır. İyi- kötü bağlamında bakarsak. Bizler kendi kültürümüzde doğru olarak gördüğümüz bir şeyi yani bize öğretilen bir şeyi, ta ki başka toplumları ve kültürleri deneyimlereyerek sorgulamaya başlarız.
Birçok ilkel kabilede bir çocuk; aynı yaşlardaki yetişkin bütün kişileri “baba” olarak bilir. Çünkü kültürlerinde öğretilen budur.
Başka ilkel kabilelerde ensest şiddetle karşı çıkılan ve kurallar koyulan bir tabudur.
Spartalı’larda eğer bir çocuk güçsüz, sakat ve ya hasta olarak doğduysa o çocuk öldürülür. Çünkü o çocuk işlevselliği üzerinden değerlendirilir. O zaman işlevsel değil ise, insan olarak sayılmaz o kültüre göre ölmesi gerekir. Dolayısıyla insan olarak görmediğiniz birine acıma duygunuz olmaz.
Hindistan’da eğer bir kadının eşi ölürse, kendisi de intihar eder. Kimi zaman bu gönüllü olsa dahi, kimi zaman toplumsal normlardan dolayı istemese buna mecbur hisseder.
Bu örnekler çoğaltılabilir. Gördüğünüz üzere bize korkunç gelen bu örnekler, o kültüre göre doğru ve olması gereken davranışlar.
İyi-kötü, doğru- yanlış dolayısıyla ahlak; kültürden kültüre, zamansal, dönemsel olarak değişiyor. Peki iyi ve sıradan olan biri bulunduğu ortam içerisinde kötü bir insana dönüşebilir mi?

Hitler dönemine bakarsak; Adolf Eichmann onlarca insanın katliamında parmağı olan bir Nazi subayı. Tüm Nazi politikilarında etkin rolü vardır. Savaş sonrası birçok Nazi subayı yargılandı. Fakat Eichmann hariç, çünkü kendisi kaçmayı başarmıştı. 26 yıl sonra Arjantin’de yakalandı ve İsrail hükümeti tarafından yargılandı ve idam edildi.
Bizi ilgilendiren asıl nokta; Eichmann’nın mahkeme savunması; hiç pişman değil, hiçbir şekilde suçluluk hissetmiyor. “Ben işimi yaptım, bana ne söylenirse ben onu yerine getirdim” diyor. Üniformasını yan koltuğa koyarak “Bunu mu yargılayacaksınız, yoksa beni mi?” diye soruyor.Eichmann’a göre sıradan bir insan olsaydı bunları yapmazdı, üniformasının getirdiği sorumluluğu yerine getirdi.Dolayısıyla ona göre suçlu değildi.

Ve burada asıl korkunç olan kısım; yapılan araştırmaya göre, Eichmann gerçekten sıradan bir insandı. Geçmişinde ve sonrasında anti-yahudi olmadığı, böyle bir düşmanlığı bulunmadığı görüldü. Yani Eichmann benim sizin gibi bir insandı aslında. Peki, “otorite” insan zihni üzerinde bu kadar etkili mi?
Gelin bu konu ile ilgili defalarca tekrarlanmış deney olan “Milgram deneyine” bakalım.

Milgram gazeteye ilan verir. Denekler arar. Başvurular sonrasında şöyle bir düzenek kurara; bir görevli eşliğinde denek bir odaya konur. Odada elektrik şoku cihazı karşısına oturtulur. Deney deneğe şöyle anlatılır; diğer odada denek olduğu kablolar ile bağlı olduğu, ona mikrofon ile soru soracağını o da mikrofonla ona cevap vereceği, bilmediği taktirde elektrik şoku vermesi gerektiği ve her bilmediğinde şokun derecesini arttırılması gerektiği anlatılır. Hâlbuki karşı odadaki Milgram’ın öğrencisidir ve kablolara bağlı değildir. Öğrenci bilerek yanlış cevap verecek, kablolar bağlı gibi her şok aldığında bağıracaktır. Ve deney sonucunda deneklerin % 64’ ü en yüksek seviye yani ölüm voltun çıkmıştır. Denekler bir görüntüde karşıdaki öğrenci çok çığlık atınca arkadaki görevliye döner, fakat görevli sorumluluk bize ait, görevinizi tamamlamanız gerek dediği anda, devam eder. Fakat sorumluluk bizde dil, size ait derse denek deneyi yarıda bırakır.

Peki, gelelim ölümcül volta gelen deneklere; onlara sorulur. Nasıl en yüksek volta çıktığı konusuna; denek ise çok mahcup olur fakat ardından bana göre deneyin çarpıcı kısmı burası, denek şu cümleyi kurar; “O da soruyu doğru bilseydi, böyle olmazdı.”
Bunu günlük yaşmada ne kadar duyuyoruz öyle değil mi? Kişi herhangi bir yanlış yaptığında veya kötülük yaptığında; hep onu buna iten bir neden sunar. O kötü değildir, onu iten sebepler dolayısıyla bu davranışta bulunmuştur. Hep çaresiz bir iyi niyet vardır. Ya da onu bu davranışa iten insanlar veya otorite figürler vardır.
Yani üniformalarını çıkarır ve bir köşeye koyar, vicdanlı bir şekilde hayatlarına devam ederler.
İyi ve kötü, doğru- yanlış ve ahlak bir üniformayla anlatılmayacak kadar derin anlamlar barındırır. Bu tanımlar döneme, zamana, kültüre ve aileye göre değişen kavramlardır. İnsan zihni devamlı olarak bir kültüre maruz kaldığı için bu tanımlar evrensel bağlamından kopuyorlar. Ortak bir dil yaratmak ise tanımların içinin boşlatılmasına sebebiyet veriyor.
Üniformamız üzerimizdeyken davranışımızın sorumluluğunu almak bizi daha doğru bir yola götürür fikrimce.
Dipnot: Stanford üniversitesine ait Zimbardo’nun gerçekleştirdiği “Hapishane deneyi” burada örnek verilebilirdi, fakat deney ile ilgili çeşitli spekülasyonlar olduğu için paylaşmadım. Dilerseniz İnternet üzerinden araştırabilirsiniz.

ANTROPOLOG / DANIŞMAN
GÖKÇE GEYİK