
Doğduğumuz an bir toplumun içine doğarız. Her ne kadar birey olarak varlığımız yer kaplasa da toplum içerisinde var olma zorunluluğumuz mevcuttur. Aksi taktirde yaşamda kalamayız. Toplum içerisinde birey olarak varlığımızı fark ettiğimiz an, bütünün tek’i olma sorumluluğunu da farkına varırız. Toplum içerisindeki ilk görevimizin “uyumlu” olmak olduğunu düşünürüz.
Toplum içerisinde birey olarak her birimizin algısı birbirinden son derece farklıdır, bu yüzden ortak dil yaratırız. Dil bu anlamda toplum içerisinde birey olarak kendimizi anlatmak ve anlaşılmamız için son derece önemlidir. Peki dil dışında başka etkenler var mıdır?
Evet; Dunbar Sayısı.
İngiliz Antropolog Robin Dunbar’ın geliştirdiği teoriye göre insan beyninin iletişimi 150 kişiyle sınırlı.
İngiliz Antropolog Robin Dunbar’ın 1992’de geliştirdiği bir teoriye göre insanların kurabileceği iletişimin bir limiti bulunuyor.
Dunbar, teorisini öncelikle primatlar üzerinde test etti. Primatların birbirleriyle sosyal ilişkilerini uzun süre inceledi.
Daha sonra ise, Dunbar ve meslektaşları insanların büyük gruplara ayrılmadan veya yıkılmadan önce nasıl toplandıklarını da içeren, grup boyutları hakkındaki bir takım incelemeler yaptılar. Bunun sonucunda ise 150 sayısı keşfedildi.
Bu sayı, insan beyninin neokorteks büyüklüğünün bir fonksiyonu. Neokorteksimiz tarafından yönetileblir sayıda ilişkide olabileceğimiz insan sayısı. Dunbar’ın primatlarla yaptığı gözlemler sonucu geliştirdiği bu formüle göre esasen insanlar için 147,8 olan bu sayı, sabit bir değer değil. 100 ile 230 arasında değişebiliyor. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki 150’den sonra grubun üyeleri bağlılık duygusunu kaybetmektedir.
İnsanlar ile kurduğumuz sosyal ilişkiler ve her ortamda kısa süreli dahi olsa tanıştığımız iletişim kurduğumuz her insan, aslında beyin için bir yük teşkil ediyor. İletişimde olduğunuz kişi sayısı eğer kotayı aşarsa, kapasitesinin üstündeki sayı ekstra enerji tüketimi anlamına gelir. Bu durumda bilişsel becerilerimizi yönettiğimiz ön beyin ve diğer bölgeler enerji kaybına uğrar. Böylece en ufak basit şeyleri aksatmaya veya unutmaya başlarız.
Dunbar ve meslektaşları ayrıca, sosyal medyadaki insan ilişkilerini de incelediler ve Facebook üzerinde araştırma yaptılar.
Yapılan araştırmada; 150’den fazla arkadaşı olan kullanıcıların, yalnızca 150 kişiyle iletişim halinde olduğu tespit edildi. 2011 yılında Twitter’da yapılan çalışmada yine aynı sonuca varıldı.
Peki bu sayı dışında geriye kalan insanlarla geçireceğim vakit sınırlı, yani saniyeler içerisinde kısıtlı kalıyor. Peki o zaman kendimle ilgili veriyi , bu sayıda ki kişiye nasıl vereceğim. Eğer bunu dil ile yapamıyorsam, başka türlü nasıl gerçekleştiriririm. Elbetteki ik izlenim olan görüntüm ile.
Bu yüzden hem dışarıdaki hayatta hem sosyal medyada görüntüm ve paşlaştıkarım bu kadar önemli ve kusursuz olmak zorunda. Dolayısıyla ne giydiysem o’yum imajını fazlasıyla benimsedi insanlar.Sosyal medyada çok kişi olduğu için; ki bu da çok fazla görüntü demek, senin görüntün ve sen daima daha iyisi olmalı algısı gititide büyüyor. Örnekse; estetik, makyaj, filtre üçlüsü arkasına saklanmış tek görüntüye indirgenmiş yaşamlar. Markalar arkasına sığınmış benlikler. Sahtelik üzerine kurulmuş anlık görüntü yaşamları.
Anlaşılmak insanınen temel ihiyaçlarından biri, fakat anlaşılmak adına seçtiğiniz yöntem çok önemli; kimi şarkı yazar, kimi şiir yazar, kimi resim yapar, kimi heykel yapar, kimi senaryo yazar film yapar, kimi kitap yazar, kimi bilimle uğraşır yayın yapar. Kimi de anlık görüntünün arkasına sığınır.
Görüntü dışında kişisel görüntü için; okumadığımız kitaplar, hiç anlamadığımız bilgiler, içilmemiş kahveler, bedenen gidilmş fakat ruhen orada hiç bulunmamış gezi fotoğrafları, arkadaş ile buluşulmuş tek kelam edilmeden sosyal görünme amaçlı sahte buluşmalar da bu işin cabası elbette. Yokuz ama varız, hiçliğin içinde varlığımız sırf tek seferlik izlenim için.
Anlık görüntün sadece ve sadece gerçek seni temsil etmeli.