Sizinle şimdi bir egzersiz paylaşacağım. Şimdi bir sayfa alın, iki sütunu ayırın. Sütunun ilk kısmına “Sahip olduklarım” diğer sütuna ise “Eksiklerim” yazın. İlk sütuna ailenden aldığın her şeyi, ikinciye de sende olmadığına inandığın şeyleri yaz.
Peki, biz bu egzersizi neden yapıyoruz? Çünkü sahip olduklarım ve eksikliklerim, benim bundan sonraki hayatım için belirleyici olacaktır. Bugün olduğum insan, benim sahip olduklarım ve yokluğunu hissettiklerim ile bağlantılıdır.
Senin bugün nasıl bir insan olduğunun sebebi senin listendir. Başka şeylere sahip olmuş olsaydın ve başka şeylerin eksik olsaydı, bugün başka biri olurdun.
Şimdi bu alıştırmadan aldığımız derse bakalım.
Psikoterepist Jorge Bucay;
“Sahip olduklarım; çok sevgi, korunma ve ilham olduğunu, kurallara ve çalışmaya yüksek değer verildiğini yazardım.
Eksikliğim ise; beraber geçirilen zamanın, onaylanmanın, sevecenliğin ve kolaylığın eksikliğini söylerdim.” Diyor.
Kendi hayatımı yaşamak için anne ve babamın evini terk ettiğimde, şimdiye kadar eksikliğini duyduğum ilgiyi bana verecek, beraberken kendimi rahat hissettiğim ve eğlenebileceğim
( kendimi bildim bileli eksik olan şeyler) birini aramak üzere yola çıktım.
Büyüdüğümüz zaman, anne ve babamızı suçlamak yerine, eksikliğini duyduğunuz şeyleri aramak üzere yollara düşeriz.
Hiç şüphesiz ki eksikliğini duymuş olduğum şeye bakışım, benim kim olduğumdan etkilenir. Ama artık söz konusu olan ebeveynlerim değil, benimdir.
Bu oyun gibi alıştırma, benim kişisel hayat hikâyemin kendi hür seçimime ne tür bir etkisi olabildiğini gösterir, ama aynı zamanda bu özgürlüğün kaçınılmaz olduğunu gösterir.
Eksikliğini duyduğum şeyin arayışına çıktığımda, sahip olduklarımı aynı zamanda yanıma alırım. Bu yüzden, aradığım şeyle takas etmek için vereceğim şeyler de vardır: Sevgim, özenim, fikirlerim, kurallara olan düşkünlüğüm ve çalışmaya olan verdiğim büyük değer
İşte bunlar beni oluşturan şeylerdir.
Biz eksikliğini duyduğumuz şeyleri aramak ve karşılığında da sahip olduklarımızı sunmak için yola koyuluruz.
İnsan ihtiyaç duyduğu şeyi evde bulamamışsa onu başka bir yerde arayacaktır.
Şimdi size Jorge Bucay’ın bir grup terapisinde bahsettiği bir olayı paylaşacağım;
“ Bir grup terapisi çerçevesinde çok umutsuz ve üzgün görünen bir kadın verdiğim alıştırmayı yaptı. Uzun süre düşündükten sonra şöyle dedi; “Neye sahip olmuşum? Hiçbir şey. Neyim eksikmiş? Her şey.”
Şimdi her şeyi yeniden gözden geçirdiğimde fark ettim ki; o çevresinden “her şeyi” istiyordu ama karşılığında “hiçbir şey” vermiyordu.
Ve elbette aradığı şeyi bulamadı.
Doğal olarak, sürekli sızlanıyordu, çünkü devamlı yanılıyordu ve yalnızdı.
Doğal olarak, aradığı ona kimsenin vermemesinin ne kadar haksızlık olduğuna hayıflanıyordu
Bu kısır döngü içine sıkışmıştı; O “hiçbir şeye” karşılık “her şeyi” vermeye hazır olan birini arıyordu.
Ama hayat bir takastır. Almak ve vermek, bir madalyanın iki yüzüdür. Eğer madalyanın sadece bir yüzü varsa, hangi taraf eksik olursa olsun fark etmez, o yüz yanlıştır. Ama eğer biri “her şeyi” verdikten sonra“bir hiç” alıyorsa bu acıklıdır.”
Bir zamanlar bir köyün girişinde yanına gelenlere serin gölge veren, onları çiçeklerinin kokusu ve tepesinde yuva yapmış kuşların olağanüstü cıvıltısıyla sevindiren geniş dallı büyük bir ağaç vardır.
Köydeki herkes o ağacı çok severmiş, özellikle de ağacın gövdesine tırmanan ve dallarında sallanan çocuklar.
Ağaç için de en çok küçüklerin dostluğu önemlidir, ama bir çocuk vardır ki onu özellikle çok sever.
Bu çocuk daima akşama doğru, diğerleri evlerine dönerken gelir.
“Selam, benim küçük arkadaşım,” der ağaç ve çocuğun tırmanmasına yardımcı olmak için dallarını zorlukla yere doğru eğer. Biraz canı yansa da, çocuğun kendisine bir taç örebilmesi için birkaç yeni sürgününü koparmasına izin verir. Çocuk neşe ile dalların arasında sallanır ve başından geçenleri ağaca anlatır.
Ama çocuk büyüdüğünde bugünden yarına ağacı ziyaret etmekten vazgeçer.
Ağaç seneler sonra onu uzaktan geçerken gördüğünde neşeyle seslenir:
“Arkadaşım… Benim küçük arkadaşım! Buraya bana gelsene, ne kadar uzun zamandır burada yoktun. Dallarıma tırman, o zaman biraz sohbet edebiliriz.”
“Bu saçmalığa ayıracak zamanım yok,” der çocuk.
“Ama sen küçükken beraberce ne kadar çok eğleniyorduk.”
“O zamanlar ben hayatla baş edebilmek için insanın paraya ihtiyacı olduğu bilmiyordum. Bugün bana para gerek. Bana verebileceğin paran var mı?
Ağaç biraz üzülür ama hemen kendini toplar.
“Param yok ama dallarım meyve dolu. Yukarı tırmanıp biraz alabilirsin. Onları satıp böylece istediğin parayı kazanabilirsin.”
“İyi fikir,” der çocuk ve küçükken olduğu gibi tırmanabilmesi için ağacın ona doğru eğdiği dala çıkar.
Çocuk ağaçtaki bütün meyveleri hatta henüz olgunlaşmamış olanları bile toplar, torbaya doldurur ve pazara götürür. Ağaç, arkadaşının bir teşekkür bile etmeden gitmesine şaşırır ama pazar kapanmadan önce çocuğun oraya varmak istediğini düşünür.
Ağaç arkadaşını tekrar görene kadar neredeyse on yıl geçer. Çocuk büyümüş, genç bir adam olmuştur.
“Ne kadar da büyümüşsün!” der duygulanarak “Gel, çocukken yaptığın gibi yukarı tırman ve bana kendinden bahset.”
“Sen hiçbir şey anlamıyorsun. Ben ağaçlara tırmanmak için fazla yaşlıyım… Ben ihtiyacım olan bir ev. Bana bir ev verebilir misin?
Ağaç bir süre düşünür.
“Hayır, ama benim dallarım güçlü ve esnek. Onları kullanarak kendine sağlam bir ev yapabilirsin.”
Genç adam yüzü ışıldayarak oradan ayrılır. Bir saat sonra bir testere ile geri döner, kuru yaş gözetmeden dalları kesmeye başlar. Ağaç acıyı hisseder ama arkadaşı kendini suçlu hissetmesin diye şikâyet etmez. Ağacın bir tek çıplak gövdesi kalana kadar dallar birbiri ardına düşer. Kesim bitene kadar ve genç adam oradan uzaklaşana kadar ağaç sesini çıkarmaz. Hiçbir zaman gelmeyecek olan bir bakışı veya bir gönül borcu jestini boşuna bekler.
Bütün dalları soyulmuş ağaç kurumaya başlar. Yeni sürgün vermek ve yeni yapraklar açmak için fazla yaşlıdır. Belki de bundan dolayı, adamın on sene sonra tekrar geldiğini görünce şöyle der:
“Bu sefer neye ihtiyacın var?”
“Seyahat etmek istiyorum. Ama bu konuda bana nasıl yardımcı olabilirsin? Satabileceğim ne dalların var, ne de meyvelerin.”
“Olsun, oğlum,” der ağaç. “Benim gövdemi kesebilirsin, nasıl olsa artık ona ihtiyacım yok. Dünyayı dolaşabilmek için kendine ondan bir kayık yapabilirsin.”
“İyi fikir,” der adam.
Birkaç saat sonra bir balta ile geri gelir ve ağacı keser. Kayığını yapar ve gider. Ağaçtan geriye sadece bir kütük kalır.
Yani, ağaç hala arkadaşının geri dönüp ona yolculuğunu anlatmasını beklemekte.
Onun geri gelmeyeceğini hiçbir zaman anlamadı. Çocuk büyümüştü ve öyle adamlar artık alacakları hiçbir şey kalmamış olan yerlere geri dönmezler. Ağaç ise, vereceği hiçbir şeyi kalmadığını bilmesine rağmen beklemektedir.
Bir kez daha: Bizi etkilemiş olan şeyler bizi olduğumuz kişi yapar. Ama hala bir seçeneğimiz vardır.
Şöyle der Jorge Bucay:
“Benim kurallara olan düşkünlüğüme, aşırı titizliğime ve olağanüstü iş hacmime katlanıp bana yakınlık, onay, sevecenlik ve rahatlık verecek birini bulmanın olanaksız olduğunu anladığımda, belki başka şeyler vermeyi öğrenirim. Belki yeni bir şeyler öğrenirim.
Olabilir, bu alıştırma ile sen tam da sende eksik olan şeyi verdiğini anlarsın. Bu olabilir…
Ben kendi yolumda ihtiyaç duyduğum şeyleri vermeyi öğreniyorum. Bu çok ilginç bir keşiftir. İstediğim şeyi elde etmek için usta bir hamle.
Örneğin; Ben herkesi olduğu gibi kabul etmeye çalışıyor olabilirim, çünkü bu aslında benim kendi aradığım şeydir: Beni kayıtsız şartsız kabul edecek biri. İhtiyacım olan şeyin bana geri dönüp dönmeyeceğini görmek için küçük bir deneme.
Ne dersiniz?
Denemeye değer.
Gökçe Geyik
Kaynak: Jorge Bucay “Birlikteliğe Giden Yol”